1. HABERLER

  2. KURAN ÇALIŞMALARI

  3. Ahiret İnancı Hayatı Düzenleyen Bir Bilinçtir
Ahiret İnancı Hayatı Düzenleyen Bir Bilinçtir

Ahiret İnancı Hayatı Düzenleyen Bir Bilinçtir

Ahirete iman, müminlere bulundukları konuma göre sorumluluk yükler. Zulme direnmeyi, yetimi yoksulu korumayı, infak etmeyi, namazı kılmayı gerekli kılar. Bu anlamda ahiret inancı, doğumdan ölüme, hayatın her alanını düzenleyen bir bilinçtir.

A+A-

Ahiret İnancı Hayatı Düzenleyen Bir Bilinçtir

OKTAY ALTIN / HAKSÖZ 

"İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor." (Kıyamet, 36)

Ahirete iman meselesi, ilk insandan itibaren tarih boyunca toplumların gündeminde sürekli tartıştıla gelmiştir. Eski Mısır, Eski Yunan, Zerdüşt, Budist vb. toplumlarda ahirete inanan insanların varlığı bilinen bir vakıadır. Bugünkü Ahd-i Kadim'de ahiretten pek bahsedilmez, fakat İncil ve Kur'an'da anlatılan kıssalar İsrailoğulları'nın ahiret inancına sahip olduklarını ortaya koymaktadır.

Vahiyle muhatap olan insanlar ilk elden ahiretle korkutulup müjdelendikleri için ahiret düşüncesiyle doğrudan karşılaşmışlardı. Bütün ilahi kitaplarda Allah, dileyenin iman etmesi, dileyenin de inkar etmesi için ahiretin varlığını, gerekliliğini misallerle ortaya koyar.

Kendilerine vahiy gönderilmeyen toplumlarda ise, önceki vahiylerden aktarılan ahiret düşüncesine rastlanır. İnsanlar, dünya hayatında sevdiklerini, yakınlarını, dostlarını kaybetmekten, onlarla bir daha karşılaşamamaktan korkarlar. Varlığı düşünüp eşyayı zihninde sınıflayabilen insan, sıradan bir eşya gibi yok olup gideceği düşüncesini de kendi ayrıcalıklı konumuna uygun bulmaz. Ayrıca bütün çabalara rağmen şerrin hayra galebe çalması, faziletin takdir edilmemesi, kötülüğün ise cezalandırılmaması, insanı herkesin adilce hakkını alacağı bir güne inanmaya zorlamaktadır. Dolayısıyla ilahi olmayan dinlerde bile bu düşünceler nedeniyle ahiret telakkisine rastlanabilmektedir.

Kur'an'ın indiği müşrik Arap toplumu ise "gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altına alan"ın, "gökten indirdiği su ile ölümünden sonra yeryüzünü dirilten"in Allah olduğuna inanırdı. (29/61, 63) Fakat onlar, yeniden dirilişe, dolayısıyla ahiret inancına sahip değillerdi: "Bizim için ancak dünya hayatı vardır. Yaşarız, ölürüz. Bizi helak eden yalnızca zamandır" dediler." (45/Casiye, 24; Ayrıca bkz. 3/Sebe. 7) Onlar da bugün Allah'a inandığını söyleyip, istediği gibi davranan, Allah'ın hakimiyetini tanımayanlar gibi kendi heva ve heveslerine uyuyorlardı. Bir yaratıcının varlığını kabul etmenin, ona inandık demenin kendilerini kurtuluşa ulaştıracağını zannediyorlardı: "Onların ardından kitaba varis olan sonrakiler geldiler. Bunlar 'biz nasıl olsa affedileceğiz' diyerek, bu en aşağı olanın (dünyanın) geçici olanını alırlar ve onun benzeri geçici bir şey daha gelse, ona da sarılırlar: (Araf, 169) Kur'an'ın sürekli eleştirdiği ve can yakıcı azapla tehdit ettiği eylemleri de bu yüzden yapmaktaydılar. Müşriklerin, ahirete imana çağıran Rasule karşı sergiledikleri tavır, şaşırtıcı derecede yeniden dirilmeyi reddeden çağdaş materyalistlerin tavrıyla aynilik göstermektedir. İlk yaratılışını unutan insan, toprak olduktan sonra yeniden diriltileceğini (17/49-51) bir türlü anlamaz.

Ahiret, bir imtihan alanı olan dünya hayatından sonra, insanların yeniden diriltilerek imanları, salih amelleri veya işledikleri günah, şirk ve zulümlerinin karşılıklarını görme durumudur.

Kur'an, yapılan amellere dikkat çekerek insanların mutlaka hesap vereceklerini, amellerinin karşılığını göreceklerini hatırlatır, insana şah damarından daha yakın olan Rabbimiz insanın sağında ve solunda iki meleğin hazır bulunduğunu, yapılanları kaydettiğini (50/16), yapılacak zerre kadar iyilik ve kötülüğün karşılığının mutlaka görüleceğini (99/7-8) belirterek her an hesap verme ve kulluk bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini ortaya koyar. Böylece adımlarını hesaplı atan, hareketlerini kontrol eden ve hesap verme bilincine sahip ölçülü insanlar yetiştirmeyi hedefler.

İlk inen surelerden olan Alak suresinde "namaz kılan kulu engellemeye çalışan"ı yalancı, günahkar perçeminden tutmakla tehdid eder ve yardımcılarının da işe yaramayacağını hatırlatır. Müminlere ise bu azgına itaat etmemeleri emredilir.

Yine ilk inen surelerden Müddessir'de tek olarak yaratılıp hesapsız mal, kendisini destekleyen evlatlar ve geniş imkanlar verilen, halen de arttırılmasını uman, ölçüp biçip "bu öğretilen bir sihirdir" diyen müstekbirin derileri kavuran sekara atılacağı belirtilir. Mücrimlerin cehenneme atılış sebepleri olarak namaz kılmamak, düşkünlerin dertleriyle ilgilenmemek, herkes gibi batıla dalmak ve hesap gününü yalanlamak zikredilir.

Bu ayetlerin indiği dönemlerde müslümanlar çok zayıftır. Her gün işkence gören Bilal ve Ammar gibi sahabiler kalkıyor kendi konumlarına bakmadan bu ayetleri müşriklere okuyor, bu dünyanın geçici olduğunu ve ebedi ahiret yurdunda ise onları sürekli bir azabın beklediğini haykırıyorlardı. Afişe olmama riske girmeme endişesiyle hareketsiz kalmak yerine hayatlarını tehlikeye atıyorlardı. Çünkü onlar için ahirete iman demek, namaz kılmak, infak etmek, yetimi yoksulu doyurmaya ön ayak olmak zalim günahkara itaat etmemek demekti. Ayetler, dünyadaki konumlarının tersine ahirette müminleri mükafat içinde, inkarcıları ise zelil bir konumda resmeder. (51/Zariyat, 10-19)

"Öyleyse yalancılara itaat etme Onlar istiyorlar ki kendilerine taviz veresin de seninle uzlaşsınlar. Yalan yere yemin edip duran alçaklara, fesat çıkarmak için laf getirip götüren iftiracılara, hayra engel olan zalim günahkarlara, küfründe direnen, hem de karaktersiz kimseye, servet ve güç sahibi de olsa itaat etme. Ayetlerimiz kedisine okunduğunda 'bunlar eskilerin efsaneleridir' der. Onun burnunu yere sürteceğiz." (Kalem, 8-16)

Ayette sayılan bütün bu olumsuz özellikleri bugün egemen güç odakları üzerinde görmemiz mümkündür. Allah bu özelliklere sahip olanlara itaat etmememizi, onlarla uzlaşmamamızı ve mutlak surette onlardan ayrışmamızı emrediyor. İtaat etmemenin nasıllığı; zaman, mekan ve şartlara göre değişebilir. Fakat 'itaat etmeme' durumu itikada tekabül eden genel bir ilkedir, esastır. Sistem, maddeci anlayışı, ideal yoksunluğunu, bireysel/bencil yaşamı hayatın her alanında bütün bireylere dayatıyor. 'Biz' bilincinden yoksun hale getirdiği kitleleri böylece kolayca çözüyor ve olası bir muhalefeti başlamadan bitirmeye çalışıyor. Kur'an'ın bizden itaat etmememizi istediği zulme, şirke, tuğyana karşı durabilmemiz, İslami kimliğimizi tavizsiz bir şekilde ortaya koyarak örnek şahitler olabilmemiz, ancak ahirete imanla mümkündür.

Kendisine fücur ve takva ilham edilen insan, sürekli dünyaya meyyaldir. Az bir geçimlik de olsa yakın olanı, dünyayı ister. Oysa Kur'an, sürekli dünyevileşmeden, tercihleri dünyaya yönelik yapmaktan sakındırır. Asıl mükafatın ebedi olarak ahirette verileceğini vurgular. Ahireti eksen alan vahiy, insanların ahireti gözeterek tercihte bulunmalarını ister. Fakat mistik anlayışlarda olduğu gibi tamamen dünyayı boş vermeyi de asla hoş görmez. (2/200) 'Hayır! Doğrusu siz; yetime ikram etmiyorsunuz. Düşkünü doyurmak için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz... O gün cehennem ortaya konur, işte o gün insan, hatasını" anlar, fakat pişmanlığı fayda vermez. 'Yazıklar olsun bana. Keşke dünyadayken salih amel işlemiş olsaydım' der." (89/Fecr, 19-24)

Kur'an, insanlara vaad edilen ahiret hayatını kuru bir anlatımla geçiştirmiyor, aksine kalıcı olması için görülecek mükafat veya çekilecek cezaları canlı bir tablo halinde gözler önüne seriyor, Hatta kıyamet (saat)le ilgili ayetlerde yer yer geçmiş zaman formu kullanarak anlatılanların mutlaka gerçekleşeceğini vurguluyor. Kimi zaman da dünya ile ahiret hayatını içice aktararak haberden inşaya geçmekte karşılıklı konuşmalara yer vermektedir. Azabın korkunçluğu olağanüstü tasvirlerle anlatılır. "Varlık sahibi yalanlayıcıları bana bırak. Onlara az bir mühlet ver. Çünkü onları, bukağılar, cehennem ateşi, boğaza duran yiyecek ve can yakıcı azap beklemektedir. Yeryüzü ve dağlar şiddetle sarsıldığı gün, dağlar savrulan kum yığını haline gelir." (Müzzemmil, 11-14; Ayrıca bkz. 22/1-2; 50/ 20-26: 56/1-6; 80/34-37; 22/1-2; 68/42-43)

Müminler için ise eşsiz cennet tasvirleri vardır. "Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle, birkaç huri isteyene ver onları" diye mükafatı küçümseyen tasavvufçu mistiklerin aksine Kur'an, cennet tasvirlerinden sonra "Yarışanlar, işte bunun için yarışsınlar" (83/Mutaffifin, 26) buyurur.

"Kitabı sağından verilenler, ne mutlu onlara! Onlar, dikensiz kiraz ağaçları ve bol meyveli muz ağaçları arasında, koyu gölgelerde, sürekli akan su kenarlarında, mevsimi geçmeyen, yasaklanmayan, bitmez tükenmez meyveler içinde yüce makamlardadırlar. Onları, kitabı sağından verilenler için, eşlerine düşkün, yaşıt ve bakire olarak yeniden yaratırız." (56/ Vakıa, 27-38 Ayrıca bkz. Sad, 49-54; Hac, 19-22; 77/41-42)

İman, bilginin içselleştirilmiş, yakin hale getirilmiş, bilinç düzeyine yükseltilmiş biçimidir. Pratikte tezahür etmeyen iman, ancak kuru bir bilgi yığını olabilir. Ahirete inandığını söyleyip hayatında bu imanın yansıması bulunmayanlar, gerçekte iman etmiş değillerdir. Kur'an'da iman, sadece kabul anlamında hiçbir zaman kullanılmaz, tersine sürekli amellerle birlikte zikredilir. Ve insanların iman ettik demekle bırakılmayacakları belirtilir: "Elif, Lam, Ra. İnsanlar sadece iman ettik demekle, hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun biz, onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah, doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir." (Ankebut, 1-3)

Ahirete iman, Kur'an'da genellikle Allah'a imanla birlikte zikredilir. Sürekli yaratma halinde olan, adil ve hesap görücü Allah anlayışı, elbette ahiret inancını zorunlu kılar ve hayata müdahale etmeyen seküler tanrı anlayışını reddeder. Tek korku ve ümit kaynağı olarak Allah'ı görür.

Ahirete iman, müminlere bulundukları konuma göre sorumluluk yükler. Zorbaların hakim olduğu bir toplumda zulme direnmeyi, yetimi yoksulu korumayı, mala sahip olduğunda infak etmeyi, namazı kılmayı, güce ulaşıldığında savaşı, anlaşma yapıldığında riayeti gerekli kılar. Bu anlamda ahiret inancı, doğumdan ölüme, hayatın her alanını düzenleyen bir bilinçtir.

------------

Kaynak: Haksöz Dergisi, Sayı: 74, Mayıs 1997

HABERE YORUM KAT