“Ah, öldürdüm galiba, pardon!”

19.08.2009 16:33

Roni Margulies

Türkiye’de yaşamak çok korkutucu bir şey. Savaş halinde olan ülkeler dışında, dünyada bu kadar çok insanın hastalık ve ecel harici nedenlerle durup dururken öldüğü başka bir ülke yok herhalde.

Geçenlerde İzmir’de gördüm. Binayı yıkıyorlar, dört duvar kalmış, herif beş kat yüksekliğindeki duvarın üstünde, ip cambazı gibi, elinde balyoz, ayaklarının yarım metre ötesini parçalıyor. Ya balyozu sallarken dengesini kaybedip düşecek ya kendi bindiği duvarı kırdığı için. “Vah vah,” diyecekler, “gencecik adamdı, ne talihsizlik!”

Tüm fizik kurallarıyla tüm istatistik hesaplarını ihlal edip sağ salim inse, eve dönerken bindiği belediye otobüsü asfalttaki dev bir çukura düşebilir; kaldırımda yürürken eski bir binanın balkonunun bir parçası kafasına düşebilir; az ilerde kesilip götürülmüş bir sokak lambasının geride kalan 20 santimine ayağı takılıp başını kaldırıma çarpabilir; kahvede otururken adamın biri “Ne bakıyorsun lan?” diyebilir. Binayı yıkan müteahhit, çukuru açan Karayolları, balkonlu evin sahibi, direği kesen belediye veya kahvedeki adam “Ah, öldürdüm galiba, pardon!” der. Ve hayat, bir eksiğiyle ve bütün korkutuculuğuyla devam eder.

“Bedava yaşıyoruz” ifadesinin tüm dünya dilleri arasında sadece Türkçede bulunması tesadüf değil herhalde.

İnsan hayatının ucuzluğu; gereksiz, anlamsız ve erken bir ölümün köşe başında bizi bekliyor olması yeterince korkutucu, ama çok daha korkutucusu var.

Memlekette 25 yıldır süren ve on binlerce kişinin ölümüne yol açan savaşın nihayet sonra erme ihtimali belirdi. Barış gerçekçi bir şekilde gündemde.

Bir parti başkanı şöyle diyor: “Bu gidişat toplum olarak geleceğimizi karartıyor. Bu böyle devam ettiği takdirde.. mevcut endişeyi, toplumsal cinnete dönüştürebileceğini unutmamalıyız.” Yani? Barış olursa, ayaklanırız, ayaklanma olması için çalışırız. Sokaklarda adam avlarız, cinayetler işleriz.

Aynı parti başkanı, “gerilim stratejisi” ortadan kalkarken, “kamplara ve cephelere bölünme” sona ererken, şöyle buyuruyor: “Türkiye’yi gerilim stratejisiyle kamplara ve cephelere bölerek toplumun kesimleri arasında bir çatışmanın ortaya çıkması[na]... çalışmaktadırlar... Diplomatlarımız Ermeniler tarafından katledilirken bunlar Ermenileri tutmuşlardır. Kıbrıs elden çıkarken bunlar... Kıbrıs’ın Rumlaşmasına katkı sağlayacak AB adına Kıbrıs’ı gözden çıkarmışlardır. Bunlar 25 yıldır devam eden bölücü terörü kardeş kavgası haline dönüştürmek için kalem oynatıyorlar... Ya zehir saçmaktan vazgeçecekler ya da Türk adaletinin önünde Allah’ın izniyle bir gün hesap verecekler.”

Ve yine aynı adam, saçtığı salyaların ardındaki şiddet tehdidini gizlemeden, şöyle diyor: “Şimdi de Büyükada’da bazı çevrelerle görüşerek... bir başka açılımın peşindeler. Hele hele ekümenlik adı altında kendisini kabul ettirmek isteyen bir patrikhanenin başı, Sayın Başbakan’a verdiği 15 sayfalık raporda Yassıada’da ve İmralı’da üniversite kurulmasını istiyormuş. Yassıada ve İmralı’da neyin üniversitesini kuracaksınız? Türkiye’yi bölmenin üniversitesinin temelini mi atmak istiyorsunuz? Türkiye çok sinsi oyunlarla karşı karşıyadır.”

Bu adam sıradan bir faşist olsa, sorun değil. Sıradan olmasına sıradan, faşist olmasına faşist, ama bir özelliği daha var: Memleketin üçüncü büyük partisinin başkanı. Seçimlerde yüzde 15’e yakın oy alan bir partinin başında.

Bir anlamda, bu bile sorun değil. Avrupa’nın ulusal sorun yaşamayan bir dizi ülkesinde de güçlü faşist partiler var. Diğerlerinde de ekonomik krizin etkisiyle faşist hareketler büyüme eğilimi gösteriyor.

Ama Türkiye hariç bütün Avrupa ülkelerinde faşistlere faşist muamelesi yapılır. İngiltere’de, örneğin, haziran ayında Avrupa Parlamentosu’na Britanya Ulusal Partisi (BNP) üyesi iki faşist seçilince yer yerinden oynadı. Muhafazakâr Parti dahil, bütün parti başkanları BNP’nin görüş ve faaliyetlerini kınayan, dışlayan konuşmalar yaptı. Keza, birkaç yıl önce Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde faşist Ulusal Cephe’nin adayı son tura kalınca, faşist olmayan herkes diğer adaya oy verdi.

Türkiye’de ne oluyor? Faşistler siyasi yelpazenin birazcık aşırı, biraz yaramaz, ama saygın ve kabul edilebilir ucu olarak görülüyor. O kadar ki, Kürt meselesi hakkında ne diyecekleri gün gibi aşikârken, “Onlarla görüşmeden bu iş çözülemez” deniyor! Ne münasebet? Koyunun yaşam hakkı kasapla tartışılır mı yahu!

Tartışılıyor işte. Tartışılıyor, çünkü resmî söylemi “Ne mutlu Türküm diyene” olan, “Türkiye Türklerindir” olan bir ülkede, faşistlerin hiçbir söylediği eğreti durmuyor. “Sosyal demokrat” partisi CHP olan bir ülkede, MHP’nin dedikleri niye eğreti dursun ki?

Bunları düşündükçe, yolda giderken kafama balkon düşmesi tehlikesi solda sıfır kalıyor. Gülüp geçiyorum; balkon da neymiş ki!

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim