Ağlanması gereken, eriyen bütün nesillerdir!

10.05.2008 02:04

Selahaddin E. Çakırgil

Bugünlerde, 1972’de idâm olunan ’marksist’ gençlerin yıldönümü dolayısiyle ilginç görüşler aktarılıyor.. Bir tv. dizisinde canlandırılan o günlerin Türkiyesi nicelerini eleme garketmiş.. Halbuki, o dönem binlerce genç insanın birbirini çılgınca öldürdüğü, nice binlerce ailenin yüreğinin yandığı bir dönemdi.. Konuyu sadece bir kaç genç insanın idâm olunmasına indirgemek, insan’a bakışımızın sığlığını da gösteriyor.. Halbuki, sadece bu birkaç gencin idâm günleri değil; son 200 yılımız, baştan başa siyasî sebeblerle meydana gelen bir sosyal yanardağ patlaması halinde geçti ve kraterinden püsküren lavlar da, insan bedenleriydi..

Bir şeyleri yeni mi görüyoruz, yoksa bir şeyler bize yeni mi gösteriliyor ve gösterenlerin hedefi ne? Ve onlar bize diledikleri gibi bir yön vermek için istediklerini mi gösteriyorlar?

Mustafa F. Kubilay’ın Menemen’de öldürülmesini 78 yıldır unutturmayan bir rejimin, İstiklâl Mahkemeleri’nde adâlet adına öldürttüğü onbinlerce mazlûmun dosyasının açılmasına, 80 küsur yıl sonra, hâlâ da izin vermemesi düşünülmeli değil midir?

Bunları düşünürken, içinden geçtiğim zaman tüneli de bir film gibi gözümün önünden geçti..

Önce belirteyim, son derece kıraç bir sosyal zeminde, kumar ve içkiye, tasavvur edilemez yoksulluklara esir düşmüş bir küçücük köy çevresinde büyümüştüm, Samsun-Kavak’ta.. Eğer ailemden aldığım ilk inanç kırıntıları olmasaydı ve komünistler de samimî olsalardı, benim onların yanında olmam gerekirdi.. Çünkü, tam da onların sözünü ettikleri sözünü ettiği en yoksul şartlar içinden gelmekteydim. Ama, onlar, sadece fukara edebiyatı yapıyorlardı.

Ç. Altan ve İ. Selçuk onların medyadaki en acar sözcüleriydi.. Ç. Altan, paşa torunuydu; N. Hikmet gibi.. N. Hikmet’le hala çocukları olan M. A. Aybar da Osmanlı Sarayı’ndandı. Sabiha (Sertel ) ise, Selanik’li bir ’sabetaist’ ailenin.. (Ki, sabetaistlerin kendi dışlarına kız vermedikleri halde, o bu kuralı tanımayıp Zekeriya Sertel’le evlendiğini hâtırâtında yazmıştı.)  

Aslî sözcüleri böyle olan bir kesimle benim nasıl bir kafa, kalb ve gönül birliğim olabilirdi?

Ortaokuldayken, tuğla-kiremit ocaklarında, çamur içinde 2-3 lira yevmiye ile çalışıyor, bir taraftan da, Samsun’da yayınlanan (ve adından anlaşılacağı gibi, hiç de türkçü olmayan (!!) olmayan) ’Türk Kanı’ isimli bir gazeteyi okuyordum..

Bu gazetenin başlığının iki tarafında, iki söz yayınlanırdı, sürekli.. Bir tarafında, ’Saîd Nursî’ye nisbet olunan ve ’türkler bir bedende baş, kürdler  kuvvetli bazu hükmündedir, riyaset türklere mahsustur..’ gibi, beni okşayan bir söz yazılırdı.. Karşı köşede ise, M. Kemal’e aid;  ’Türklük âleminin en büyük düşmanı komünistliktir; her görüldüğü yerde ezilmeli..’ sözü.. Her yanda, ’Komunizmle Mücadele Dernekleri’ kuruluyor, Kıbrıs mitingleri tertibleniyordu. 

Ve fransız emperyalizmine karşı Cezayir İstiklal Savaşı bütün şiddetiyle sürüyor ve ben, verilen o müthiş İslamî mücadeleye, tuğla ocaklarında çamur içinde çalışırken, şiirler okuyor/ yazıyordum. Irak’da 1958’de meydana gelen korkunç kanlı darbe de gündemimizi  oluşturuyordu. Ortaokulu bitirdikten sonra, ailemin beni Samsun’da lisede okutması mümkün olmadığından bir yatılı okula girmem gerekiyordu.. Ankara Sağlık Okulu da başvurduğum yatılı okullardan birisiydi.. Ancak, imtihan yoktu.. Müracaat fazlaları, kur’a ile eleniyordu. Ve, talihim yâver (!) gitmiş, ben elenmiştim.. Ne yapacağımı bilemiyordum.. Rahmetli babamın, çocukluk yıllarında köy çayırlarındaki güreş arkadaşı olan Yaşar Doğu’ya, ’belki unutmamıştır, sana yardımı olur..’  diye yazdığı bir mektubla Ankara’ya gelmiştim.. İlk kez geldiğim bu büyük şehirde Yaşar Doğu’nun evini postacıların da yardımıyla, bulmuştum; Hacıbayram Camii civarında.. Ve bir sabah, güneş doğarken çaldığım kapıda rahmetli Yaşar Doğu’yla karşılaşıyordum.. O da, elbise ve lastik ayakkabıları yırtık ve tanımadığı bu çocuğu Yenişehir’deki Sağlık Okulu’na götürüp, kontenjanda açık olan bir kişilik yere yazdırıyordu.

27 Mayıs’la o okuldayken karşılaştım. Hukuk adına Yassıada’daki korkunç yargılamalar, tam bir faciaydı.. Okulu bitirip, Konya Devlet Hastanesi’ne tayin olunduğum sırada, Menderes ve arkadaşlarının idâmı gerçekleşmişti.. Sonra, Harbokulu Kom. Kur.  Alb. Tal’at Aydemir’in 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’deki iki ihtilal teşebbüsü, İsmet İnönü’ye karşı ve idâmları..

1965’de Demirel iktidara geldiğinde, Diyarbakır’da memurdum.. Bir taraftan da, lise fark imtihanlarını verip İst. Hukuk’a girmiştim. Ortadoğu, 1967 Haziranı’ndaki 6 Gün Savaşı’nda, Mısır, Suriye ve Ürdün ordularının İsrail (örtülü Amerika) karşısında korkunç şekilde yenilmesinin derin acısı içinde kıvranıyordu.. Bizdeki öğrencilerin çoğu ise‚ ’Sosyalist Enternasyonal Marşı’nı okuyor, İktisad Fak. Doç. Mâhir Kaynak’ı ’geleceğin Sosyalist Türkiyesi’nin C. Başkanı’ diye selâmlıyorlardı. (Kaynak, MİT ajanlığını 1972’de itiraf edecekti.)

1968 Haziranı’nda yılsonu imtihanlarına katılmak üzere geldiğim İstanbul’da, hadiseler patlak vermiş; üniversiteyi işgal eden öğrenci hareketi başlamıştı.

İst. Üni’nin iç avlusunda, uzun boylu bir genç, adının Deniz Gezmiş olduğunu söylüyor ve, ’Sağ-sol yok, birlik var. Dün gece, 01.00’de 3 arkadaş, bir işgal komitesi kurup, üniversiteyi işgal ettik. Öğrenci mes’eleleri halledilecek..’ diyordu. Ama, o sırada, bir ses yükseliyordu: ’3 arkadaş da saat 01.30’de ’Redd-i İşgal Komitesi’ kurduğunu açıklasa, n’olacak?’

Herkes o sözü söyleyenin üzerine geldi: ’Ne demek istiyorsun? Sen işgale karşı mısın?’  

O sözün sahibi, kendisini savunuyordu: ’Üniversite öğrencisi, güdülememeli.. Ben, mantıkî  ve mümkün bir faraziyeden sözediyorum.’ diyordu..

Neyse ki, kalabalığın elinden sıyrılmış ve imtihanlar yattığından, Diyarbakır’a dönmüştüm.

Sonra, tahsilimi tamamlamak için, İst.-Çapa Hastanesi’ne tayin olundum; ama, o günler büyük sosyal çalkantılar içinde geçti. 16 Haziran 1970’de, komünist tahrikli büyüm işçi hadiseleri ve Sıkı Yönetim ilân edilmesi.. Mâhir Çayan’ların, İsrail’in İst. Başkonsolusu Efraim Elrom’u kaçırıp öldürmesi ve komünist örgütlerce, İst. Kartal’da bir binada bir kız çocuğunun günlerce süren rehine alınması hadisesi.. Ve dişlilerin acımasızca nice binlerce genci erittiği yıllar.. Ülkeyi sarsan büyük eylemler.. Çayan’ların askerî cezaevinden kaçırılışları.. Sonra, Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının yakalanıp idâma mahkûm oluşu ve o idâmları önlemek için, Ünye’deki NATO tesisinde çalışan üç yabancı teknisyenin kaçırılıp öldürülmeleri ve Niksar- Kızıldere’de kıstırılan Çayan ve arkadaşlarının korkunç imhası..

Kezâ, generallerin iktidar boğuşmaları ve Gen. Kur. Başk. F. Gürler’in C. Başkanı olmak istemesinin dehşetli çalkantıları ve amma, halkın deyimiyle gürleyip gitmesi!..

Cumhuriyet’in 50. yılında, 1973’de yapılan seçimlerde, MSP’nin ilk kez, İslamî muhalefet olarak siyaset sahnesine çıkması..  1974-Kıbrıs Çıkarması’nın müdahalesi’nin havasına  rağmen, içerde durulmayan ve tersine, giderek daha bir kanlı iç çatışma ve anarşi yılları.. Ve sonra, Maraş, Çorum vs.’deki korkunç kanlı boğuşmalar, kurtarılmış bölgeler ilan edilip, halk mahkemeleri uygulamaları.. Nihayet, 12 Eylûl 1980’de generallerin ülkeyi birkez daha kurtarması; sonra, 28 Şubat, ve geldik bugüne.. İbret alınsaydı; hiç, tekerrür mü ederdi?

Ardından ağlanılacak olan birkaç kişi değil; bütün bir millet ve eriyip giden nesillerdir.

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim