Affet Bizi Leylâ

13.08.2011 06:25

İbrahim Sediyani

foto.20110813062606.jpgYazının başlığına bakıp da bunun bir aşk mektubu olduğu zannedilmesin sakın.

Leylâ bir kız ismidir evet, benim de en sevdiğim kız isimlerinden biridir ancak, burada adını andığımız Leylâ, bir bayan değil bir yerleşim birimidir.

Leylâ, İslam dâvetinin daha Resûlullâh (saw)’ın sağlığında ulaştığı, ismini bile Peygamber Efendimiz’in soyundan gelen ve ehl-i beytinden olan Somali ailesinden alan Somali ülkesinde, henüz Medine-i Münevvere bile İslam’la şereflenmemişken halkından bazı insanların İslam dînine girdiği yerin adıdır.

Afrika kıt’âsında halkının İslam ile şereflendiği ilk yerleşim birimidir, Leylâ.

O dönemde Somali diye bir ülke yoktu ve bugün Somali, Etyopya gibi isimler taşıyan bu ülkelerin bulunduğu devâsâ coğrafyanın adı “Habeşistan” idi. Mekkeli müşriklerin artarak devam eden ve şiddetlenen zûlüm ve baskıları üzerine Müslümanlar’ın Hz. Ali (sa)’nin kardeşi Cafer bin Ebû Talib öncülüğünde bu topraklara hîcret edip Kral Necaşî huzuruna çıkması tarihî kaynaklarda “Habeşistan’a Hicret” olarak geçtiği için, bugün Müslümanlar’ın büyük çoğunluğu bu hîcretin bugünkü Etyopya’ya yapıldığını zannetmektedirler. Halbuki göç edilen yer Etyopya değil, Somali sınırları içindedir.

 “Leylâ”, kelime olarak “uzun süren geceler” demek. Ancak Leylâ ülkesi şu anda “uzun süren geceler” değil, “uzun süren oruçlar”, hatta “hiç bitmeyen oruçlar” yaşıyor. İftarsız ve sahursuz oruçlar bunlar.

Yüzyılın en büyük kuraklığı ve insanlık ailesinin karşı karşıya olduğu en büyük açlık ve susuzluk felâketi yaşanıyor şu anda Somali’de.

Somali’ye acilen yardım ellerimizi uzatmamız lazım.

İnsanlar için bir “imtihan dünyası” olan yeryüzü, insanlığın ortak acılarına da, ortak sevinçlerine de ev sahipliği yapan bir mekândır.

Ancak bazı acılar yeni sevinçlere, bazı sevinçler de yeni acılara kapı aralayabilir ve “râhmet” olarak nitelediğimiz pekçok güzel hadisenin içinde bilmediğimiz felâketler, “felâket” olarak nitelediğimiz pekçok kötü hadisenin içinde de bilmediğimiz râhmetler gizlidir, ki bu da Sünnetullâh’ın gereğidir.

 “Sizin hayır bildiğiniz şeylerde şer, şer bildiğiniz şeylerde de hayır vardır” (Baqara, 216) buyuruyor Kitabullâh.

Devrim, iktidar, güç gibi râhmetlerin nasıl büyük felâketlere kapı araladığını, buna mukabil, deprem, tsunami, kuraklık, açlık gibi felâketlerin de nasıl büyük râhmetlere kapı araladığını anlamak için tarihe bakmaya bile gerek yok; bunu bugün, tüm çıplaklığıyla kendimiz yaşıyoruz.

Cümlenin birinci tümcesine örnekler vermek, itiraf edeyim ki, pek içimden gelmiyor. Bunları yeniden hatırlatmak, Müslümanlar’ın acılarını, yaralarını bir kez daha deşmek olur ancak, maalesef. Sadece Afganistan ve Irak’ın son 20 yılına bakmak bile yetiyor ne demek istediğimizi anlamak için.

Yıllarca Afgan Cihâdı’na destanlar yazıp komünist işgal güçlerinin ülkeden kovulacağı günün gelmesi için dûâ eden ve Afgan Cihâdı 27 Aralık 1979’da kesin zafere ulaştığında bu günü bayram gibi kutlayan Dünya Müslümanları, Afganistan’ın şimdiki haline, ABD emperyalizminin ve NATO işgal güçlerinin çocuk – kadın ayrımı gözetmeden her gün yaptıkları katliâmlara, Afgan köylerini insansız hava uçaklarıyla bombalamasına baktıklarında, ne düşünüyorlardır acaba? 20 yıl önce Balkanlar’da, 10 yıl önce Kafkasya’da, bugün de Mağrib ve Ortadoğu’da işlenen korkunç katliâmaları, korkunç cinayetleri, Afganistan halkının 20 yıldır hiç aralıksız bir şekilde ve sistematik olarak yaşadığının, “Gûlistan”ın “Hunistan”a (gül ülkesinin kan ülkesine) dönüştüğünün kaçımız şuur ve idrakindeyiz acaba? Dünya gündemini İskandinavya, Britanya, Mağrib ve Ortadoğu’daki olayların meşgul ettiği bu “kırılgan süreçte”, Afganistan’da yaşanan ve işgalci NATO güçleri tarafından gerçekleştirilen korkunç katliâmlar ve cinayetler gündemimizi ne kadar işgal etmektedir? Halbuki, tam 20 yıldır hiç aralıksız her gün Bosna, her gün Irak, her gün Libya’dır Afgan Gülistanı...

Aynı şekilde, Afgan Gülistanı’nda olduğu gibi Irak Firdevsi’nde de yıllarca BAAS diktatörlüğünün yıkılışı için dûâ eden ve hatta bunun “şeytan-ı buzurg” (büyük şeytan) ABD eliyle gerçekleşmesi karşısında bile “Allâh bir musibeti başka bir musibet ile defetti” diyerek sevinçle karşılayan Dünya Müslümanları, Irak coğrafyasında son 8 yıldır, 20 Mart 2003’ten beri yaşanan,  işgalci ABD eliyle gerçekleştirilen katliâmlara, cinayetlere, Müslüman hânımların kirletilen iffetlerine, Müslüman çocuklarının boyunlarına köpek asması takılıp gezdirilmesine bakıp da ne düşünüyorlardır acaba? Bereketli Mezopotamya havzâsı üzerinde bulunan, M. Ö. 12 000’lerden bu yana, insanlık tarihinde tam 15 bin yıldır, hiç istisnasız her dönemde “firdews-i dûnya” (yeryüzündeki cennet bahçesi) olarak adlandırılan bu bereketli topraklara en tehlikeli fitne tohumları ekilmedi mi ve 20. yy sonlarından başlanarak Ümmet tarafından yıllar boyunca “Şiî – Sünnî kardeşliğinin tesis edileceği coğrafya” gözüyle ve umuduyla bakılan bereketli Irak Firdevsi, bilâkis bu kardeşliğin en büyük darbeyi yediği coğrafya olmadı mı? Aynı ağacın dalları olan Şiî ve Sünnî kardeşlik dallarını, bu “yeryüzü cennet bahçesinde” koparıp atmadılar mı?

Evet, bunu söylemek ve itiraf etmek bile acı verici, hatta onur kırıcıdır, ancak, hangi birimiz “Keşke Afganistan’da hâlâ Necibullâh canavarı, Irak’ta da hâlâ Saddam canavarı iktidarda olsaydı” diyecek duruma gelmedik, son birkaç yıl içinde? Hangi birimiz?!

20 yıldır Afgan Gülistanı’nda, 10 yıldır Irak Firdevsi’nde yaşananlar, son birkaç aydır Libya Yasminzârı’nda da yaşanmaya başlanmadı mı? Aylardır Haçlı güçlerince bombalanan Libya Yasminzârı’nda neler yaşandığını, nasıl korkunç katliâmların gerçekleştirildiğini kaçımız net olarak bilebiliyoruz?

Ve benzer bir akıbet, bugün Suriye’nin, Yemen’in, Bahreyn’in kapısını da çalmış değil midir? Daha acı olan ise, bugün Suriye halkına karşı uygulanan korkunç katliâmları durdurmanın ve engellemenin çarelerine odaklanmamız gereken bir süreçte, “dumanlı hava”dan yararlanma gayreti içinde oldukları anlaşılan birtakım fanatik kişi ve odaklar, böyle bir felâkete, emperyalist işgaline bile bile dâvetiye çıkarmıyorlar mı? Bunu da, yeni bir mezhepçilik fitnesini ateşleyerek, üstelik...

Bir insan için, bir halk için, sanırım en zor şey, iki zâlim güç arasında tercih yapmak zorunda bırakılmasıdır. Allâh Libya, Suriye, Yemen ve Bahreyn halklarını, bu coğrafyalardaki mazlum Müslümanlar’ı hem başlarındaki zalimlerden, hem de ülkelerini işgal etmek için pusuda bekleyen yabancı güçlerden korusun. Müslümanlar olarak dûâmız ve temennimiz bu olsun...

Ki gerek yabancı güçlerin Afganistan, Irak ve Libya’da, gerek zâlim rejimlerin Kürdistan, Suriye, Yemen ve Bahreyn’de akıttıkları kanlar, artık bir “kan deryâsına” dönüştü. Kanın rengi her coğrafyada aynıdır. Akan kana karşı durmak erdemli bir davranıştır, ancak kan üzerinden siyaset yapmak, nefret ve düşmanlıktan başka birşey biriktirmedikleri kalplerindeki kini kan üzerinden kusmaya çalışmak başka şey.

Hiçbir siyasî çıkar ve hiçbir kurum, kuruluş veya devletin siyasî menfaatleri, hele hele mezhepçi ve millîyetçi menfaatler, Suriye’de tecavüze uğrayan kadınların izzet ve iffetinden daha kutsal değildir. Hangi rejimle ve siyasî eğilimle yönetilirse yönetilsin, dünyadaki hiçbir devlet, hangi gaye ve amaç uğruna yola çıkmış olursa olsun, dümyadaki hiçbir örgüt veya hareket, Bahreyn’de tecavüze uğrayan genç kızların izzet ve iffetinden daha kutsal değildir.

Dedik ki, bazı acılar yeni sevinçlere, bazı sevinçler de yeni acılara kapı aralayabilir ve “râhmet” olarak nitelediğimiz pekçok güzel hadisenin içinde bilmediğimiz felâketler, “felâket” olarak nitelediğimiz pekçok kötü hadisenin içinde de bilmediğimiz râhmetler gizlidir, ki bu da Sünnetullâh’ın gereğidir.

Devrim, iktidar, güç gibi râhmetlerin nasıl büyük felâketlere kapı araladığını, buna mukabil, deprem, tsunami, kuraklık, açlık gibi felâketlerin de nasıl büyük râhmetlere kapı araladığını bugün tüm çıplaklığıyla müşahade ediyoruz.

Cümlenin ikinci tümcesine örnekler vermek, birincisi kadar incitici ve onur kırıcı değil.

Hindistan tarafındaki Jammu Keşmir (Esir Keşmir)’de onyıllardır süregelen ve her gün onlarca kişinin hayatına mal olan düşük yoğunluklu savaşı, Pakistan tarafındaki Azad Keşmir (Özgür Keşmir)’de yine bir Ramazan ayında, 2005 yılındaki, okul vaktinde gerçekleştiği için çoğu çocuk 87 bin kişinin hayatına mal olan korkunç deprem sona erdirmedi mi? Ve 1947’den beridir her seferinde Keşmir’in Hind kesimine askerleriyle, tanklarıyla, silâhlarıyla giren Hindliler, bu depremden sonra ilk kez Keşmir’in Pak tarafına, ama bu kez yardım ekipleriyle, doktorlarıyla, ambulanslarıyla ve sağlık araçlarıyla girmediler mi? Pakistan’ın kurulduğu 1947 tarihinden beri (ki o günden bu yana Keşmir için tam üç kez savaşmışlardı) Pakistan ve Hindistan ilk kez “hayır ve iyilik amaçlı” karşı karşıya gelmediler mi?

Aynı şekilde, sürekli aramızda “düşmanlık” bulunan komşumuz Yunanistan ile aradaki buzların çözülmesi, iki ülke arasındaki dostluğun en yüksek noktaya çıkması, 17 Ağustos 1999’daki korkunç Sakarya Depremi vesilesiyle olmamış mıydı? Hatırlayalım; laik – kemalist ve şoven rejim tarafından “düşmanımız” olarak takdim edilen komşumuz Yunanistan, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız bu en korkunç tabiî afette, bize ilk yardıma koşan ve üstelik en çok yardım elini uzatan ülke olmamış mıydı?

Bunun gibi, doğu komşumuz İran’da 21 Haziran 1990’da meydana gelen, “Mencil – Rudbar Depremi” olarak da adlandırılan Zencan ve Gilan Depremi – ki bu korkunç depremde 3 büyük şehir ile 700 köy yıkıldı, 300’den fazla köy de ciddî zarar gördü; 40 bin insan hayatını kaybetti, 60 bin kişi yaralandı, yarım milyon insan ise evsiz kaldı – İslamî İran’ın dünyadaki pekçok devletle arasında bozuk veya sorunlu olan ilişkilerinin düzelmesine yol açmadı mı? Ki hatırlatalım; böylesine acılı ve dış yardıma muhtac bıraktıran bu korkunç depremden sonra bile, İran İslam Cumhuriyeti devleti, erdemli ve izzetli bir tavır ortaya koyup “ABD, İsrail ve Güney Afrika hariç, tüm devletlerden gelecek yardımları kabul ediyoruz” açıklaması yapmıştı; ABD ve hatta İsrail’in bile “İran isterse her tür yardımı yapmaya hazırız” açıklaması yapmasından hemen sonra; cevap verircesine.

İslamî İran’ın, başına böyle büyük bir deprem felâketi geldiği esnada bile, böylesine elim bir acı içindeyken bile dünyanın dikkatini ve insanlığın uyuyan vicdânını Güney Afrika’da uygulanan ırk ayrımına çekmesi nasıl unutulabilir? (Yeniden hatırlatalım: Güney Afrika’da o dönemler Apartheid henüz ortadan kalkmamıştı ve burası ırkçı bir rejimle yönetiliyordu. 3 milyonluk beyaz azınlık, 30 milyonluk siyâh çoğunluğa hükmediyordu ve üstelik, ülkenin gerçek sahipleri olan siyâhlar en temel insanî haklarından bile yoksundular; çocuklarını okula gönderme hakları dahi bulunmuyordu. Nelson Mandela ise hapisteydi.)

Afrika Ulusal Kongresi (ANC)’nin ömür boyu hapse mâhkum edilmiş olan lideri Nelson Mandela, 27 yıl hapis yattıktan sonra, 11 Şubat 1990 tarihinde serbest bırakılmıştı. Nelson Mandela’nın hapisten çıkışı, âzîz İslam İnqılâbı’nın on birinci yıldönümüne tesâdüf ettiği için, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimî Refsencanî, Nelson Mandela’yı Tahran’a davet etmişti. 1992 yılında İran’a giden Güney Afrika’nın bu efsanevî lideri, İslam Cumhuriyeti’nin pay-i tahtında, Tahran Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, aynen şunları söylememiş miydi: “İmâm Humeynî, yüzyılımızda İslam’ın aynası olmuş ve İslam’ın zâlimden değil, mazlumdan yana olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. İmâm Humeynî, bütün mazlum milletlerin önderidir. Bizler şimdi, mazlum Güney Afrika siyâh ulusu olarak, Seyyîd Ali Hamaneî’nin emirlerini bekliyoruz.”

Nelson Mandela’nın, Allâh ve adalet âşığı ümmetin âziz önderleri için sarfettiği bu sözler, uluslararası medya organlarında çok konuşulmuştu, ancak asıl gürültü, Mandela ülkesine döndükten sonra patladı. Çünkü, Mandela, ömrü özgürlük dâvâsı için zindanlarda geçmiş olan bu yiğit ve yürekli insan, İmam Humeynî ve İmam Hamaneî için sarfettiği bu sözlerin aynısını, döndükten hemen sonra Güney Afrika’da da tekrarlamıştı. Yanında hiçbir İranlı’nın olmadığı, karşısında sadece Güney Afrikalılar’ın olduğu bir ortamda. Böylece, daha önce Tahran’daki sözleri bir “nezaket konuşması” veya “diplomatik nezaket” olarak yorumlayan Türk ve Batı medyası, asla unutamayacakları esaslı bir tokat yememişler miydi?

Buna mukabil, Türk medyası ve hatta devleti için asıl büyük tokat ise, Mandela, kendisine verilmek istenen “Atatürk Barış Ödülü”nü reddettiğinde patlamıştı. Bu olaydan sonra Türk gazeteleri ağızbirliği etmişçesine “Küstah Mandela” manşetini atmışlardı, ferdası gün. O güne dek kuruldukları köşelerde Mandela hakkında övgüler dizen bizim çok yazan ama hiç okumayan liberal kalemşörler bile, bu ödülü elinin tersiyle ittikten sonra, Mandela’nın aslında ne kadar kötü bir insan ve ne kadar geçmişi çok kirli biri olduğunu yazmaya başlamamışlar mıydı? Dünyaya zaten rezil olmuşlardı olmasına ama, en azından içeride rezil olmamak ve “karizmayı kurtarmak” için, bu kez, Mandela’nın, bu ödülü, daha önce 12 Eylül askerî darbesinin “bir numara”sı Kenan Evren’e verildiği için kabul etmediği yalanına başvurmamışlar mıydı? Yani “sebep Atatürk değil Evren” havası vermeye çalışmışlardı. Oysa gerçek, işte tam da onların gizlemeye çalıştığıydı!

Özgürlük savaşçısı Nelson Mandela, “Atatürk Barış Ödülü”nü iki sebepten dolayı reddetmişti. Biri, ödülün bizzat ismiydi. Mazlûm siyâhî halkın lideri olan Mandela, ödüle adı verilen kişinin, mazlûmlardan yana değil, mazlûmların karşısında biri olduğuna inanıyor, onların mazlûmiyetine sebebiyet veren güçlerin tarafında görüyordu. İkincisi ise, Türkiye’de Kürt halkına karşı uygulanan zûlüm, baskı ve inkâr politikalarıydı. Mandela açıkça şunu söylemişti: “Halkıma yüzyıllardır her türlü zûlmü yapan, benim bütün hayatım boyunca mücadele ettiğim ırkçı ve ayrımcı Apartheid politikasını kendi topraklarında uygulayan bir devletin bana verdiği ödülü kabul edemem.” Ve Mandela, Güney Afrika ile Türkiye arasında bir empati yaparak, şayet kendisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş olsaydı etnik köken olarak “Kürt” olacağını da sözlerine eklememiş miydi? Güney Afrika’nın yerlileri ve gerçek sahipleri olan siyâhî halkı Kürtler’le bir görüyordu, Kürtler’in karşısında olanlarla değil.

Aynı Mandela, daha birkaç ay önce, katıldığı uluslararası bir platformda, sayıları milyonlarla ifade edilen Kürt halkının henüz kendi anadiliyle eğitim alma haklarının dahi bulunmadığını ve Türkiye’de Kürt halkına ve Kürt diline karşı uygulanan inkâr ve yasak poltikalarının, kendilerinin geçmişte Güney Afrika’da yaşadıkları rıkçılık ve Apartheid uygulamalarıyla birebir eşdeğerde olduğunu söylememiş miydi? Ki hatırlatalım: Daha 20 yıl öncesinde ırkçı Apartheid rejimiyle yönetilen bu ülke bugün dünyanın en özgürlükçü ve en medenî rejimine sahiptir ve bu ülkenin şu anda tam 11 tane resmî dili vardır.

Ve aynı Güney Afrika’da, daha bundan iki hafta önce, bundan sadece iki hafta önce, bizzat Nelson Mandela’nın girişimiyle Güney Afrikalı birkaç avukat ve hukuk bürolarından oluşan bir komisyon tarafından Kürdistan’daki insan hakları ihlâlleri, TC rejimi tarafından yürürlüğe konan inkâr ve asimilasyon politikaları hakkında kapsamlı bir rapor hazırlanmadı mı? Ve sıkı durun, tâââ Ümit Burnu kıyısındaki, dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’da hazırlanan bu raporda ne deniyordu, biliyor musunuz? Kürt illerinde binlerce yerleşim biriminin isimlerinin sırf Kürtçe olduğu için masa başında değiştirildiği, onlara uyduruk Türkçe isimler verildiği ve bunun bir insanlık suçu olduğu, bunun bir Apartheid olduğu, Kürtçe yer isimlerinin HEMEN iâde edilmesi gerektiği.

Fakat Türkiye’deki Müslüman kardeşlerimiz, günlerdir dînci ve mezhep kafatasçısı gazetelerde, Ümmet’in yiğit evlâtları, Lübnan’daki Hizbullâh ve Gazze’deki HAMAS aleyhinde yürütülen çirkin ve aşağılık karalama kampanyasını, dînci ve mezhep kafatasçısı gazetelerde sahneye konan çadır tiyatrosunu izlemekle meşgul oldukları için, Güney Afrika’daki bu gelişmelerden haberleri dahi olmadı. 

Türkiye’de – başta Kürdistan ve Lazistan olmak üzere – 12 bin 211’i köy ismi toplam 28 bin yer isminin asimilasyon politikaları sonucu zorla, zorbaca değiştirilmesini daha Türkiye’nin batısındaki Müslüman kardeşlerimiz bile dert edinmemişken, daha kendi kardeşlerimiz bile bu acımıza ortak olmamışken, tâââ Ümit Burnu kıyısındaki, dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’daki, üstelik Müslüman da olmayan bu insanların kendilerine dert edinmiş olması, bu acımıza ortak olması nasıl unutulabilir? Bana Nelson Mandela haricinde, isimleri haritadan silinmiş Kürt köylerini ve şehirlerini dert edinmiş, bu konuyu dile getirmiş bir tane devlet başkanı, bir tane lider gösterebilir misiniz dünyada?

Yine aynı Nelson Mandela değil midir, 93 yıllık şerefli hayatı boyunca her zaman için mazlum Filistin halkının yanında yer almış ve Filistin kurtuluş mücadelesine hep destek vermiş olan? Bundan daha yıllar önce, Filistin dâvâsı bu yoğunlukta Müslümanlar’ın bile gündeminde değilken, “Filistin özgürleşmedikçe özgürlükten bahsedilemez” diyen de Nelson Mandela değil midir? Mandela bunu söylerken, daha kendisi de özgürlüğüne kavuşmamıştı. Kendi halkının en temel insanî hakları bile yokken söylüyor bu sözü. Filistin özgür değilse “özgürlük” mefhumundan bahsetmenin bile abes olduğunu söylüyor, daha kendi halkı esirken ve üstelik kendi halkı Filistinliler’den çok daha kötü durumdayken. Ki hatırlatalım: Mavi Marmara gibi insanî bir olaydan sonra bile, gıda ve giyim maddesi yüklü bir sivil yolcu gemisinin Akdeniz açıklarında siyonist savaş gemileri tarafından saldırıya uğraması ve 9 insanın şehîd olmasından sonra bile, İsrail zindanlarından kurtulup memlekete döndüğümüzde, medya organları saldırgan İsrail yerine bize karşı karalama yarışına girmemişler miydi? Ve o olaydan sonra bile, Türk ve Kürt kavmiyetçileri “Şurası burası dururken Filistin’den bize ne?” gibi insanı duyduğunda insan olduğundan dahi utandıran sözler söylememişler miydi? (Ve hatta şimdi, aynı iğrenç lafları işitiyor, aynı utanç verici mail’leri alıyorum bu tiplerden: “Doğu Türkistan’daki açlar dururken Somali’den bize ne?”, “Kürdistan’daki açlar dururken Somali’den bize ne?”... Ben bu mail’leri okurken bile yüzüm kızarıyor ama, sahipleri demek ki yazarken bile utanmıyorlar!)

Küresel emperyalizme, kapitalizme ve siyonizme karşı verilen küresel direnişin, anti - emperyalist mücadelenin tüm bu kazanımlarını bir tarafa bırakalım, hepsini yokmuş ve olmamış kabul edip bir çırpıda çöpe atalım, Türkiye’deki İslamcılar’ın sahneye koyduğu çadır tiyatrosuna dahil olalım, öyle mi? İşte size yeni anti – emperyalist cephe: İslam İnqılâbı’nın yerine AK Parti, HAMAS ve Hizbullâh’ın yerine Vakit ve Yeni Şafak gazeteleri, Nelson Mandela ve Hugo Chavez’in yerine de Taraf ve Star gazeteleri... Bu mudur yani? Sevsinler sizin gibi anti – emperyalist cepheyi! İnqılâbî Müslümanlar değil, Zekeriya Beyaz öpsün sizin gibi anti – emperyalistleri! Elâzığlı Müslüm abimiz öpsün! Hatta Ofli ile Bayburtli öpsün!

Qûr’ân-ı Kerîm’den daha fazla elinize aldığınız bayrak ve logolarınızla “Osmanlıcılık” oynamakla olmuyor bu işler, ne yazık ki. Filistin halkını Venezuelalı Hugo Chavez gibi, Kürdistan halkını da Güney Afrikalı Nelson Mandela gibi sahiplenmekle olur ancak.

Nelson Mandela’dan güzel bir anekdot daha aktararak “dünya turumuza” devam edelim; zirâ bu anekdot üzerinden Norveç’e atlayacağız.

Aynı Nelson Mandela, özellikle 11 Eyül saldırılarından sonra tırmanışa geçirilen ve bilhassa Batı Avrupa ülkelerinde zirveye çıkan “İslamofobia” (doğrusu, “İslam düşmanlığı”) tehlikesine Müslüman ülkelerin yöneticilerinden bile daha fazla tepki gösteren kişi değil midir? Ki hatırlatalım: Avrupa’daki “İslamofobia” karşısında pekçok Müslüman devlet bile sus – pus olmuşken, Nelson Mandela defaatle Avrupa devletlerine ve Avrupa Birliği (AB) teşkilâtına “İslamofobia’yı durdurun! Avrupa’daki İslam düşmanlığını durdurun!” çağrısı yapmadı mı? Siyâhî lider Mandela’nın, beyaz kıt’â Avrupa’yı Utøya Katliâmı’na kadar getiren tehlikeli süreci daha en başlarından itibaren farketmiş olması, bu konuda pekçok Müslüman devlet yöneticilerinden bile daha basiretli olması nasıl unutulabilir?

Norveç’in Buskerud ilinde, başkent Oslo’ya sadece 30 km mesafede bulunan Utøya Adası’nda daha birkaç hafta önce, 22 Temmuz 2011 günü gerçekleştirilen ve 85 masum insanın hayatını kaybettiği korkunç terörist saldırı, sıradan bir olay olarak geçiştirilebilinir mi? (“Utøya”, iki sözcükten oluşan bileşik bir isimdir ve Norveç dilinde “Dış Ada” demektir. Norveççe’de “ut”, İngilizce’deki “out” gibi “dış” anlamında, “øy” ise Hollanda dilindeki “ei” gibi “ada” anlamındadır. “Dış ada” anlamına gelen “utøy” kelimesinin sonuna “-a” eki konulup “Utøya” şekli verilmesi ise kelimeye “özel isim” ve “yer ismi / coğrafî isim” özelliği kazandırmak içindir.)

Ve en az bu katliâmın kendisi kadar korkunç olan ve üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus da, saldırıyı gerçekleştiren terörist hakkında gerek Batı medyasında olsun gerekse Türk medyasında “terörist” nitelemesinin kullanılmaması, “canî, katil, çılgın” gibi ifadelerle tanımlanması değil midir? Sanki olayın siyasî hiçbir yönü ve temeli yokmuş, sanki kendi halinde, normal bir ailenin çocuğu olan bir kişi sevgilisi tarafından terkedildiği için kafayı yemiş ve kalkıp böyle bir çılgınlık yapmış gibi!

Bu “dil” bile nasıl bir psikolojik savaşla ve ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu göstermiyor mu? Eğer saldırıyı yapan Müslüman’sa “terörist”, yapan Hristiyan’sa “çılgın, cânî”! Oysa terör terördür ve hangi gayeyle, hangi amaçla olursa olsun, masum insanların öldürülmesi, hele hele böyle acımasızca öldürülmesi kabul edilebilir mi?

Utøya’daki terörist saldırıda hayatını kaybeden 17 yaşındaki Gizem Doğan, tüm insanlığın, vicdanlı yüreklerin “ortak sembolü” oldu. Gizem Doğan hakkında biraz bahsetmeden geçemiyeceğim.

Gizem’in kalbinde bir Rachel Corrie yaşıyordu. En büyük hayâli bir gün gemiyle Gazze’ye gitmekti Gizem’in. Arkadaşlarına, “Bir gün evlenirsem oğlumun adını Nelson Mandela koyacağım” diyordu. Düşünün; yaşasaydı, beyaz gelinlik giyseydi, anne olsaydı, oğlunun adını Nelson Mandela koyacaktı. En çok hayran olduğu kişiler Norveç Sanayiî Bakanı Trond Giske ve Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu idi. Sınıf arkadaşlarının anlattığına göre, Gizem bir sevgi kelebeğiydi. Yüreği Allâh sevgisi ile dolu imânlı bir insan, tertemiz bir Müslüman’dı. Kul hakkını hep gözeten, insanları ırk ve kavmine göre değil, kalpleriyle değerlendiren erdemli bir insandı. (İnşallâh-û Teâlâ mekânı cennet olsun. Rabbim O’nu “şehîd” mertebesiyle mükâfâtlandırsın.)

Evet, mâlesef dünya bir akıl tutulmasına çarpılmış durumda. Kimileri dîn adına, kimileri mezhep adına, kimileri ırk ve kavim adına, kimileri de başka ideolojiler adına, hiç gözünü kırpmadan mâsum insanları öldürebiliyor, toplu cinayetler işleyebiliyor? Oysa terör terördür ve hangi gayeyle, hangi amaçla olursa olsun, mâsum insanların öldürülmesi, hele hele böyle acımasızca öldürülmesi kabul edilebilir mi? İslam (!) adına ortaya çıktıklarını iddiâ eden ve “küresel cihâd” adını verdikleri eylemlerle mâsum insanların canına kıyan, sivil insanları çocuk – kadın demeden katledenlerle, Hristiyanlık (!) adına ortaya çıktıklarını iddiâ eden ve “Haçlı rûhu” adını verdikleri eylemlerle mâsum insanların canına kıyan, sivil insanları çocuk – kadın demeden katledenler arasında ne fark vardır? İslam, Hristiyanlık, Musewîlik, Budizm, hangi dîn, hangi öğreti böyle vâhşetlere, bu tür cinayetlere cevaz verebilir? Hangi amaç, hangi dâvâ, hangi ülkü, oyun çağındaki küçücük çocukların, kucağındaki bebeği emziren kadınların yaşam hakkından daha kutsaldır? Barış dîni olan dînimiz, İslam, “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı yaşatan tüm insanlığı yaşatmış gibidir” buyurmuyor mu, ve diğer tüm dînler de buna benzer öğretileri dillendirmiyor mu? “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı yaşatan tüm insanlığı yaşatmış gibidir” buyuran âzîz İslam dîni ve “Biri sağ yanağına bir tokat attığında karşılık verme, ona sol yanağını göster” buyuran Hristiyanlık dîni, mâsum insanların acımasızca katledilmesine, vâhşîce işlenen cinayetlere, toplu taşıma araçları olan otobüslere ve trenlere bomba koyup yüzlerce sivil insanın öldürülmesine, hele hele insanların, hem de kameralar karşısında, insanların tavuk keser gibi boğazlanmasına, böyle vâhşetlere nasıl cevaz verebilir? Hangi dînde, hangi öğretide bu tür vâhşetlere yer vardır?

Dîn adına işlenen bu tür cinayetlerden ve terörist eylemlerden daha tehlikeli olan ise, bu tür fanatik hareket ve oluşumların Hristiyan dünyada olsun İslam dünyasında olsun, bu kadar rahat ve bu kadar çok taraftar bulabilmesi değil midir? Evet, asıl tehlike bu değil midir?

Bu nasıl bir akıl tutulması ve vicdan körelmesidir ki, Somali’de milyonlarca insan açlık ve susuzlukla pençeleşirken, onbinlerce çocuk sadece bir lokma yiyecek bulamadığı için hayatını kaybederken, sadece son 3 ayda 30 bin çocuk açlıktan ölürken, böyle bir durumda, tüm insanlığın ortak vicdanının harekete geçtiği ve Ramazan’ın manevî bereketinin etkisiyle başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyanın yardım için seferber olduğu bir zaman diliminde, kalkıp da, hem de “İslamcılık” veya “küresel cihad” adı altında kalkıp da, Somali’de kıtlık değil sadece kuraklık olduğu, bu açlık konusunun ABD’nin bir oyunu olduğu hezeyanını ortaya atabilir? “Araştırmacı – yazarlık” ya da “stratejisyenlik” kisvesi altında ortaya atılan bu mesnetsiz ve asılsız hezeyanlarla amaçlanan netice nedir, varılmak istenen yer neresidir?

İşin ironik ve traji – komik yönü de, sadece birkaç gün arayla, “Somali’deki açlık ABD’nin oyunu” hezeyanını ortaya atanlar ile “Somali’deki açlık AKP’nin oyunu” hezeyanını ortaya atan CHP’nin söylediklerinin kelimesi kelimesine aynı olması ne kadar gariptir! CHP’nin açıklamasını alın, içindeki bütün “AKP” geçen yerleri “ABD” olarak değiştirin, alın size “bizim mahallede” pazarlanan “Somali’deki Duruma Farklı Bir Pencereden Bakış” yazısı. Ve tuhaftır; aynı mantıkla ve kelimesi kelimesine aynı olan bu iki hezeyanın “bizim mahallede”, birincisinin “sahiplenerek”, ikincisinin de “eleştirmek amacıyla” yayınlanması da, “fiile değil faile bakarak tavır belirleme” davranışının en son ama en komik örneği. Ki üzülerek belirteyim ki, bu davranış, “fiile değil faile bakarak tavır belirleme” davranışı, “bizim mahallede” gerçek anlamda kemikleşmiş artık; ve yıllar boyunca bu tavrı defaatle eleştirseniz de, yüzlerce nasihât veya şikâyet yöneltseniz de, bu adaletsizlik ve çifte standarttan dolayı bedensel sağlığınızı bile kaybetseniz, bu davranıştan, “fiile değil faile bakarak tavır belirleme” davranışından milim bir düzeltme olacağı mümkün değil.

 “Somali’deki Duruma Farklı Bir Pencereden Bakış” yazısını kaleme alan ve yazıya bakılırsa Somali hakkında pek bir bilgisi de olmadığı, coğrafyayı ve o toprakların şartlarını da hiç tanımadığı anlaşılan, ve fakat sadece belli bir mihrakın propagandasını yapmak amacıyla yazılan bu yazıyı kaleme alan şahıslar, acaba “vebal” denen bir kelimeyi hiç duymuşlar mıdır?

Her gün yüzlerce çocuğun bir lokma yiyecek bulamadığı için açlıktan öldüğü Somali’ye vicdanlı insanların ve Müslümanlar’ın nasıl yardım yapabileceği kaygısı içinde olduğu böyle bir zamanda böyle bir yazıyı yayınlamakla, bunu da manşetten vermekle nasıl bir vebal altına girildiği hiç düşünüldü mü?

Bu yazıyla iki kişinin bile yardım yapmasını engellemeniz halinde bunun nasıl büyük bir vebal olduğunu hiç mi düşünmediniz?

Siz açlık ve susuzluğun ne olduğunu bilir misiniz?

Sizin hiç açlıktan ölen çocuğunuz oldu mu?

Zaten ABD’nin giremediği hiçbir yere giremeyen ve ne olduğu da mâlum olan bir derneğin Şeyh Şerif’le çektirdiği fotoğrafı yayınlamakla amaçlanan nedir?

Somali hakkında az çok bilgisi olan herkesin bildiği bilgileri şişirerek tekrarlamak ve bundan komplo teorileri üretmek doğru bir davranış mıdır?

Almanya’da, gurbette şimdiye kadarki 12 iftarın 10’unu Somaliler’le birlikte açtım ben. Her gün camide Somaliller’le iftar yemeği yiyorum. Bu gençlerin aileleri Mogadişu’da. Sürekli onları arayıp bilgi alıyoruz. Her gün Mogadişu ile görüşüyoruz.

O topraklara iki senedir tek damla yağmur yağmamış. Bir aydır da açlık başladı. Bütün bunlar ABD komplosu mu yani? Yağmuru da mı ABD engelledi? Dadaab Mülteci Kampı, bir Hollywood seti mi? Açlık tehlikesinin tam da Ramazan öncesi başlamış olmas tamamen bir tevafukken, belki de insanların daha duyarlı olabileceği dikkate alınarak bunun “râhmet” olacağı bile yorumlanabilirken, bundan bile komplo terorisi üretmek, Müslümanlığı bırakın insanlığa sığar mı?

Somali için İslamî İran seferberlik başlattı, Türkiye seferberlik başlattı, İslam Konferansı Teşkilatı seferberlik başlattı, kendisi ambargo altında inim inim inleyen Gazze bile, HAMAS hükûmeti bile yardım seferberliği başlattı. Güney Afrika seferberlik başlattı. Venezuela ve Hugo Chavez seferberlik başlattı. İsteyen internette biraz araştırma yaparak İran’da Rehber Hamaney’in, Şiâ taklit merciîlerinin, kurum ve kuruluşlarının Somali için nasıl seferberlik başlattıklarını, isteyen internette biraz araştırma yaparak Türkiye’de başta Başbakan Erdoğan ve AK Parti Hükûmeti olmak üzere, Kızılay teşkilâtımızın, İHH vb. insanî yardım vakıflarımızın, farklı illerin valilikleri ve belediye başkanlıklarının, çeşitli dernek ve STK’larımızın Somali için nasıl seferberlik başlattıklarını, isteyen internette biraz araştırma yaparak kendisi ambargo altında inim inim inleyen Gazze’nin bile, HAMAS Hükûmeti’nin bile Somali için nasıl seferberlik başlattığını, o körpecik ve dünya tatlısı Gazzeli çocukların harçlıklarını nasıl Somali’deki çocuklar için bağışladıklarını, isteyen internette biraz araştırma yaparak Venezuela’da Pısmam Hugo Chavez’in Somali için nasıl seferberlik başlattığını öğrenebilir.

Bu kadar insan, bu kadar millet hepsi salak mı yani?

Bunların hepsi salak, ABD’nin oyununu görmediler ama sadece ... siteleri gördüler, öyle mi?

Bu ABD nasıl bir ABD’ymiş ki, istediği gibi kumandaya basarak ve ortaya bir yalan atarak bütün bu milletleri böylesine rahatça oyuna getirebiliyor?

Bilâkis bu tür yardım faaliyetlerinden ve açlık felâketinin duyurulmasından en çok rahatsız olan ABD değil midir? 17 Eylül 2005 tarihinde, BM’nin 60. kuruluş yıldönümü vesilesiyle ABD’nin New York kentinde yapılan zirvede, emperyalist ABD devleti, “kendi huzuru ve dünyaya sergilediği imaj zarar görmesin diye”, dünyadaki açlığın saklanması gerektiğini teklif etti. Ancak bu teklif, öbür tüm devletler tarafından red edildi.

Yazık, ama bu kez gerçekten yazık.

Engellediğiniz yardımlarla belki iki çocuğun hayatı kurtulurdu. Allah’tan korkalım kardeşlerim, Allah’tan korkalım.

İnsanın gücü olmayabilir, olmadığı için yardım elini uzatamayabilir, bu ayıp değil. Ama yardımları engellemeye çalışmak, hangi Müslümanlığa, hangi insanlığa sığar?

Somali’deki açlığı dünyaya duyuran uluslararası organizasyonların hangisi misyoner kuruluşu? Bir tanesinin ismini yazıp “Bu kuruluş misyoner kuruluşudur” diyebilir misiniz? Bu kuruluşlar daha Somali’deki savaştan önce kurulmuş ve dünyanın her yerinde faaliyet gösteren yardım kuruluşları değil mi? Ayrıca Alman olsun, İngiliz olsun, hatta ABD menşeli olsun, bu kuruluşlar yayınladıkları her bildiride, BM nezdinde yaptıkları her konuşmalarında ABD emperyalizmini Şiîler’den de Sünnîler’den de daha ağır bir dille eleştiren kuruluşlar değil midir?

Bu kuruluşlar vesilesiyle misyonerlerin ve CIA ajanlarının da sızıp gelmiş olmasını komple bir oyun olarak mı değerlendirmek gerekir? Sakarya depreminde de MOSSAD ajanları gelmedi mi ülkemize? Böyle oldu diye, depremi Allâh’ın takdiri değil, ABD’nin oyunu olarak mı lanse etmek gerekir? (Haa, Sakarya Depremi de Ağustos’taydı; belki o da komplodur!)

Somali’de 20 yıldır devlet diye birşey yok. Hatta bayrağı bile yok sayılır; BM bayrağından türetilerek çizilmiş. ABD’nin 20 yıldır devleti bile olmayan bir coğrafyaya girmesi için böyle oyunlara ihtiyacı var mı? Hem, ABD iki ay önce zaten orda değil miydi ki? ABD emperyalizmi ve onun uzantıları bir ay öncesine kadar orada değildilerse ve buraya girmek için bu açlık yalanını ortaya attılarsa, İslamî hareketler 20 yıldır orada kiminle savaşıyor?

Somali'de sadece 90 gün içinde 29 bin çocuk açlıktan öldü.

Ayda 10 bin çocuk.

Günde 300 çocuk.

Saatte 12 çocuk.

Her 5 dakikada bir çocuk.

SADECE AÇLIKTAN.

Bunlar sadece 5 yaşın altında olan çocuk ölümleri.

Açlıktan ölen 5 yaş üzeri çocuklar ve yetişkinler bu sayıya dahil değil.

Bunun iki katı da bunlar var.

Somali’de açlık felâketinin başlaması ve uluslararası yardımların gelmeye başlaması üzerine, buradaki Şebab hareketi bile, yardımlar daha sorunsuz ulaşsın, açlık çeken insanlar bir lokma yiyeceğe kavuşsun diye askerî hareketlerini durduğunu, güzergâh üzerinde hiçbir yardım faaliyetini engellemeyeceğini açıklarken, evet Şebab bile bunu yaparken Şebab adına ortaya bu tür hezeyanları atmanın elle tutulur bir tarafı var mı?

Somali’de hangi bölgelerde açlık felâketinin yaşandığı ve ne kadar insanın gıda yardımına ihtiyaç duyduğu bellidir. İsteyen internette arama yaparak bunun haritasına bile ulaşabilir. Fakat, “Şu bölgeye yardım yapılıyor, şu bölgeye yapılmıyor” diyenlere, ben şu soruyu sormak istiyorum: Eş- Şebab’ın kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan Somali halkı ile Şeyh Şerif’in kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan Somali halkı, farklı iki halk mıdır?

Daha can alıcı bir soru sorayım: Şeyh Şerif’in kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan halkın bile çok ama çok büyük bir bölümü, hatta hiç abartmasız, neredeyse tamamı eş- Şebab taraftarı veya sempatizanı değil midir? Şeyh Şerif denen adam, kendi kontrolü altındaki bölgelerde bile çadırından dışarı çıkıp halkın arasına karışabiliyor mu? Sokağa çıkıp gezecek cesareti (ve hatta yüzü) bile var mıdır? Şeyh Şerif denen adam, kontolü altında tuttuğu bölgeleri ABD ve Etyopya askerlerinin yardımıyla mı ele geçirmiştir, yoksa AK Parti listesinden seçime girip halkın oylarıyla mı seçilmiştir?

Bunlar aklınıza ve mantığınıza hitab eden sorular... Fakat bir de, vicdânınıza hitaben bir soru sorayım: 5 yaşın altındaki çocukların, annesinin kucağında açlıktan ölen yavruların, bebeklerin ideolojisi mi olur? Daha yürümeye bile başlamamış, daha emekleme döneminde olan bebekler midir “Şebab taraftarları” ve “Şeyh Şerif taraftarları” diye ikiye ayırdığınız?

Evet, içine düştüğümüz durum mâlesef bu; mâlesef mâlesef.

Bizler erdemli ve adaletli olma vasfımızı kaybettik, ne yazık ki.

Çünkü bizler, Allâh ve Resûlü’nün bize giydirdiği Tewhîd elbisesini iki lekeyle kirlettik; mezhepçilik ve millîyetçilik.

İslamî kaygılar değil, mezhebî ve ulusal kaygılar yön veriyor artık davranışlarımıza.

Bizim bu kirlerden arınmamız, ilk başladığımız noktaya, Tewhîd elbisesini ilk giydiğimiz yere geri dönmemiz lazım. Başka türlü bir kurtuluş yolu yok bizler için.

Köyümüze geri döneceğiz; başka yolu yok.

Somali topraklarında kurduğumuz o ilk köye, Leylâ köyüne geri dönmemiz lazım. İlk başta nereden başladıysak, bir daha oradan başlamamız lazım.

Fakat ne yapılsa da, başımıza ne tür musibetler gelse de bir türlü ibret ve ders almıyor ve köyümüze geri dönmüyoruz.

Leylâ’ya, Leylâ’mıza geri dönmüyoruz. Çünkü istemiyoruz.

Affet bizi Leylâ.

sediyani@gmail.com 

  • Yorumlar 14
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim