1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Afet İnan... Hem kafatasçı, hem din düşmanı!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Afet İnan... Hem kafatasçı, hem din düşmanı!

A+A-

Dün, CHP İzmir Milletvekili Birgün Ayman Güler’den hareketle çook gerilere gitmiş ve CHP’nin; “ırkçı, faşist, kafatasçı” geçmişinin Afet İnan’la başladığını yazmıştım...
Gerçekten de;
Mimar Sinan’ın “Türk” olup olmadığını anlamak için mezarını açtıran ve “kafatası”nı ölçtüren Afet İnan’dan başkası değildi.
CHP Genel Başkanı Bay Kemal Kılıçdaroğlu; her ne kadar “Bizim altı okumuzdan biri milliyetçiliktir... Türkçesi, ulusalcılık... Elbette ulusalcıyız ama bizim ulusalcılığımız kafatasçılık değil” dese de; CHP’nin “6 ok”unun en önde gelen “propagandist”lerinden biri olan Afet İnan, kelimenin tam anlamıyla “CHP’nin gerçek yüzü”dür!..
Ve Afet İnan, sadece “ırkçı” ve “kafatasçı” değil, aynı zamanda “azılı bir İslâm düşmanı”dır!..
Hem de; Atatürk’e, hâşâ “Allah” ve “Peygamber” diyecek kadar!..
ATATÜRK’Ü İLAHLAŞTIRANLAR!
Gerçi, Atatürk’ü “tanrılaştıran” sadece Afet İnan da değildir...
O dönemde;
“Atatürk’e yaranmak”, ona “yalakalık” yapmak ve “gözüne girmek” bir moda haline gelmişti.
Atatürk o kadar yüceltilmişti ki; hâşâ bir “peygamber” ve hattâ “ilâh” olarak görülmüş, gösterilmişti... Hakkında “mevlit”ler yazılmış, Çankaya “Kâbe” gibi gösterilmişti...
Meselâ, şair Edip Ayel... Daha sağlığında iken Atatürk’ü önce “peygamber”, sonra “tanrıya eş” ve en sonunda da, hâşâ “Allah” ilân eden oydu...
Şu satırlar ona ait:
“Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe,
Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun,
Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi,
Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî.
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses,
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!”
Edip Ayel’den geri kalmayan Behçet Kemal de şunları yazıyordu:
“Kaç yıldır Türkçeydi Tanrı’nın dili
İnsana ne ilâh, ne de sevgili,
Ne de ana-baba aratıyordu
Her an yaratıyor, yaratıyordu.”
Yusuf Ziya Ortaç da; belli ki öteki şairlerden geri kalmak istememişti... O da, şu şiiriyle katılmıştı kervana:
“Dağların ardında sönüşü gibi,
Millete can veren, vatan yaratan;
Tanrının göklere dönüşü gibi...
Her zaman ırkıma büyük Baş Atam,
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!”
Bu da, İlhami Bekir’den:
“İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa,
Toprağın haritasını çizdi bayrağa;
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.”
ÇORUM’DAN BİR HATIRA
Ama, “onların başı” herhalde Afet İnan’dan başkası değildi.
Afet İnan’ın nasıl bir “afet” nasıl bir “çıbanbaşı” olduğunu anlayabilmek için Dr. Sermet Sami Uysal’a kulak vermekte yarar var.
Kimdir bu Sermet Sami Uysal?..
29 Ekim 1925’te Çorum’da doğan Sermet Sami Uysal, İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi’nde (1948-1950), iki yıl okuduktan sonra Türkoloji Bölümü’nü birincilikle bitirdi (1954); ayrıca Paris Üniversitesi Fonetik Enstitüsü’nden “pek iyi” derece ile mezun oldu, Sorbonne’da da “en üstün başarı” derecesiyle doktora hazırladı (1969). Galatasaray Lisesi’nde müdür muavinliği ve edebiyat öğretmenliği (1956-1963); Brüksel Üniversitesi’nde (1963-1965) ve Paris Üniversitesi’nde (1965-1970), Türk Dili ve Edebiyatı okutmanlığı yaptı... Avrupa’dan, yedi yıl sonra, 1970 başında yurda dönen Sermet Sami Uysal, İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu Türkçe Bölümü Başkanlığı’nı, emekli oluncaya kadar, yirmi yıl sürdürdü. (1970-1990).
İşte bu Sermet Sami Uysal’ın hayatı, Türkiye’nin yazılmamış tarihine tutulan bir ışık niteliğindedir.
Meselâ, Afet İnan’la ilgili anlattıkları...
Buyrun onun ağzından dinleyelim:
“Cumhuriyetin ilan edildiği dönemde Atatürk’ün en yakınında olan kişilerden birisi olan Afet İnan, devrimlerin ve Atatürk’ün propagandasını yapmak için ailemin yaşadığı Çorum’a geldi. Afet Hanım, Çorum’da, Cumhuriyet ilan edildiğinde TBMM Başkanı olan büyük teyzemin eşi İsmet Eker’in evinde misafir ediliyordu. Geliş amacına uygun olarak düzenlediği bir konferansa, salon mümkün olduğu kadar kalabalık görünsün diye annem beni de götürdü.
Annem, son derece aydın bir insandı. O dönemin Türkiye’sinde Fransa’dan gelen hocalardan Fransızca dersleri alan bir genç kızmış. Dedemin hanımı da, elindeki bir çiftliği satıp milli mücadelede kullanılması için Mustafa Kemal’e gönderen bir kişiymiş. Sanırım bunlar ailemin Mustafa Kemal devrimlerine ne kadar yakın olduğu gösteren iyi örnekler. Bu anlamda o toplantıya katılmamızdan daha doğal bir şey olamazdı.
Büyük teyzem de ev sahibesi olarak annemin yanına oturdu. Afet Hanım konuşmasına başladı. Bir yerde, ‘Nasıl ki vaktiyle peygamberler geldiyse, şimdi de asrımızın peygamberi hatta Allah’ı Mustafa Kemal’dir’ dedi. Çocuk olmama rağmen bu söylenen sözün ne kadar ağır bir laf olduğu anlayabilmiştim.
O anda annemin, sırtına bıçak saplanmış gibi irkildiğini hissettim.
Afet Hanım, o sözleri edince, annem elini kaldırarak söz aldı ve ‘Afet Hanım galiba diliniz sürçtü. Son cümlenize çok şaşırdım, şehrimizin misafirisiniz, size sonsuz saygımız var ancak söyledikleriniz tüylerimi diken diken etti. Lütfen sözünüzü geri alır mısınız?’ dedi.
Bunun üzerine Afet Hanım, bu sözleri bilerek sarf ettiğini belirterek aynılarını tekrarladı.
Annem de; peygamberine Allahına hakaret edilen bir yerde duramayacağını yüksek sesle söyleyerek beni alıp çıktı dışarıya. Zavallı teyzem de annemle aynı düşüncede olmasına rağmen, ev sahibi konumunda olduğu için içeride kaldı.
Bütün bu yaşananlar Afet Hanım tarafından, son derece çarpıtılarak Mustafa Kemal’e iletilmiş. Afet İnan, Çorum’da yaşayan büyük bir ailenin devrime ve Atatürk’e muhalif olduğunu söylemiş. Atatürk kendisini itirazsız dinlemiş. Ancak eniştemi çağırarak durumu sormuş. Eniştem de olayın arkasındaki gerçekleri olduğu gibi anlatmış.
Bu olay orada kapanmış.
“SİZ O AİLE MİSİNİZ?”
Bu yaşananlardan birkaç yıl sonra kanser olan büyükannemi tedavi için İstanbul’a götürmek için trenle seyahat ediyorduk. Tren Ankara’ya geldiğinde, Atatürk’ün Etimesgut’a geleceğini duyduk. Treni kullananlar da dahil olmak üzere hepimiz Atatürk’ü görmek üzere oraya gittik.
Atatürk’ü ilk gördüğüm anı hiç unutmam. Arkadan güneş vuruyordu ve sarı saçları olağanüstü şekilde parlıyordu. Kısa kollu bir süveter giymişti. Onu görünce ‘Allah Atatürk!’ diye bağırdım.
Herhalde Afet Hanım’ın konuşmasının bilinçaltıma olan etkisiyle bunu söylemiştim. Bunu duyunca gözünü dikerek bana doğru yürümeye başladı. Önümde durdu, iki kolumdan tutarak beni havaya kaldırarak kucakladı ve ‘Ben Allah değilim’ dedi. Ben de ‘Sen Allahsın’ diye ısrar ettim.
Bu ısrar üzerine Atatürk çok şaşırdı ve ailemin kim olduğunu sordu. Annem de kendilerini tanıttılar. ‘Böyle şeyleri kim öğretiyor bu çocuklara’ diye sorunca, ‘Paşam, o bir çocuk, aklı ermediğinden söylüyor bunları. Asıl tehlike akılları erenlerin de bunları söylemesi’ dedi.
Mustafa Kemal son derece zeki bir insan tabii, hemen bağlantıyı kurdu.
‘Yoksa siz o Çorumlu aile misiniz’ dedi.
Fazla da uzatmadı konuyu.”
Dr. Sermet Sami Uysal’ın anlattıklarından da görüyoruz ki, Afet İnan, “Atatürk’ün ve devrimlerin propagandası”nı yaparken, aynı zamanda “Allah ve peygamber düşmanlığı” yapmıştır...
Şu da bir gerçek ki;
Afet İnan’ın ruhu, bugün birçok “CHP’li”de yaşıyor!
Hem “kafatasçılık” olarak,
Hem “din düşmanlığı” olarak!..
Ne var ki;
“Kafatasçılık” eskisi kadar prim yapmıyor... Bu yüzden olsa gerek; önceki gün CHP’den “istifa” eden ama “istifası durdurulan” Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, dün son sözünü söyledi;
“Bundan sonra, yoluma bağımsız milletvekili olarak devam edeceğim!”
Dilerim;
CHP içindeki “kafatasçı”lara yönelik bu tepkiler, “din düşmanları”na da gösterilir!..
CHP, belki o zaman
“Halkın partisi” olur!..
Aksi halde;
CHP’den hiçbir “halt” olmaz!..


‘Baro’ların yaptığı, avukat düşmanlığıdır!

Gerek Türkiye Barolar Birliği’nin, gerek İstanbul Barosu’nun Danıştay’ın “başörtüsüne özgürlük” veren kararıyla ilgili açıklamalarını sayfalarımızda okuyacaksınız... Özetle diyorlar ki; “Rejim elden gidiyor... Danıştay’ın kararı, AİHM ve Danıştay’ın emsal kararlarına aykırıdır!”
“Rejim elden gidiyor” sözü bunlar için bir “ezber”, bir “şablon” lâf... Hatırlarsınız; geçmişte de “rejim elden gider”di!.. Yalnız, bu giden “hangi rejim”dir, bir türlü anlayamadık... Ne zaman “söyleyecek lâf”ları kalmasa, hemen “rejim”e sarılırlar; “rejim elden gidiyor!..”
Oysa, giden-gelen hiçbir şey yok... AİHM’e gelince... AİHM’in de “başörtüsünü yasaklayan” bir kararı yok... Peki, Danıştay’ın daha önceki kararları?.. Ne yani, Danıştay; “Ben daha önce yanlış bir karar vermiştim... Şimdi onu düzelttim... Emsal karar, son verdiğim karardır” diyemez mi?..
Daha önce, “Ama” derlerdi; “Biz özgürlüğü savunuyoruz ama, ne yapalım ki Danıştay’ın kararı böyle!”
Şimdi, Danıştay; “Bir avukatın başörtülü olarak görev yapmasına” onay veriyor, “Baro”lar yine karşı çıkıyor... Demek oluyor ki; bunlar “hukuk” filan takmıyor!.. Bunlar, “kendi ideolojileri”nin hukuka egemen olmasını istiyor.
“Baro”ların yaptığı, “avukat düşmanlığı”ndan başka bir şey değildir!..

YENİ AKİT

YAZIYA YORUM KAT