1. HABERLER

  2. KÜLTÜR SANAT

  3. DENEME

  4. Adın Ne Senin? Adım Esma...
Adın Ne Senin? Adım Esma...

Adın Ne Senin? Adım Esma...

Esma’nın daha 11 yaşındayken kulağıma fısıldadığı sure yankılanıyor beynimde: "Mal ve evlatlar dünya hayatının süsüdürler."

A+A-

Ümit Avukatoğlu, Star Gazetesindeki yazısında henüz 11 yaşındayken tanıştığı Esma Bilteci ile ilgili bir anısından hareketle Adeviyye'den birkaç tanıklık aktarıyor:

***

Adın Ne Senin? Adım Esma...

Ümit Avukatoğlu / Star

AMME R4BIA

Amme (Nebe) Suresi 40 ayettir.
“Biz her şeyi tek tek kaydettik.”5
“Peki, af yok mu?”
‘M’
25 Ocak heyulâsının(!) üzerinden bir yıl sonra Kahire’deydim. (TUMIAD) Türkiye ve Mısır İşadamları Derneği’nin, (EBDA) Mısırlı İşadamları Geliştirme Vakfı ile düzenledikleri bir toplantıda karşılaşıyoruz o güzel insan ile Hasan El Malek. Gözlerim yaşarıyor kendisini gördüğümde... Sarılıyoruz. 
İhramı üzerindeyken, havaalanında Mubarek rejiminin polisi tarafından gözaltına alınmış ve mahkeme yüzü görmeden 4 yıl cezaevinde yatmış birisidir Malek. 25 Ocak ile cezaevleri boşaldığında özgür kalıyor. Tevafuk bu ya, kendisini tutuklayıp cezaevine atan içişleri bakanı hapsedilirken, aynı gün Malek serbest kalıyor. 
Cezaevinde karşılaştıklarında aralarında bir konuşma geçtiği rivayet edilir, ben bana anlatıldığı kadarını aktarayım. Malek ailesine doğru götürülürken, cezaevi kapısında karşılaşır içişleri bakanı ile, Malek der ki:
“4 yıldır ihramımı üzerimden çıkaramadım ve 4 yıldır ‘hasbinallah ve nimel vekil nimel mevla ve nimen nasiyr’ tesbihatı çektim. Beni içerdeyken özgürleştirdi. Şimdi seni cezaevine gönderiyor.”
Malek tesbihattan bahsederken, Seyyid Kutub’un “Kardeşim sen özgürsün” şiiri dolanıyor belleğimde.
...
‘M’
Kahire’den döndükten sonra 6 ay geçmeden, Tahrir kalabalıklaşmaya başlıyor, Mursi’nin tüm çağrılarına muhalefet red cevabı veriyor. 
Tamarod (Temerrüd) hareketi olarak Tahrir’de karşımıza çıkan özgürlükçü devrimciler(!) daha önce zaten seçimle yıkılması kesin görülen Mubarek’i yıktıklarını ve devrim gerçekleştirdiklerini düşünerek, tekrar kolları sıvar ve yine darbe ile -bu sefer seçilmiş olan- devrim(!) sonrası ilk devlet başkanlarını devirmek için çalışmaya başlarlar.
Karar zaten verilmiş.
Hiçbir şekilde diyaloga girilmiyor. Tahrir çağrıları devam ediyor tüm muhaliflerin..
Elçilikten darbe yapılacağı kriptoları geçiliyor dışişleri bakanlığına. Belki de telefon trafiği başlıyor daha darbe olmadan. Katar, AB, USA, UK Mayıs ayında Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Sisi ile de görüşülüyor muhtemelen. Ama ne çare, tiyatro sahneye konulmuş...
Daha darbe olmadan olaylara kayıtsız kalan dünya ülkelerine rağmen, Mısır halkının çığlığına ses olan iki ülke; Türkiye ve Katar. 
Neticesi, 30 Haziran 2013 darbe çağrıları ile inliyor Tahrir. 
Tahrir’in 25 Ocak namusu kirletiliyor, insanlar başlarına postalları bağlayarak tahrire akın ediyor. 
Nasıl bir vakur duruştur o! Mursi çıkıyor Devlet Başkanlığı Sarayı’ndan, yanında askerler ile. Tarih 3 Temmuz 2013. Duruşu ile dünyaya ders veren bir lider, Mursi... 
Darbeciler, Mursi ile pazarlık etmeye çalışıyorlar, onun bu duruşu rahatsız ediyor. “Katar’a veya istersen Türkiye’ye gönderelim seni” diyorlar.
“La” diyor.
Para istersen para verelim, yeter ki ülkeden çık diyorlar. 
“La” diyor, “ilâhe illallah”
Bu duruşu ile yıllar öncesine Port Saed’e uçup gidiyor aklım, yaşlı ihtiyar İsmail amcanın sözleri duyuluyor beş sene öncesinden: 
“ ‘La ilahe’ derken, inkâr ettiklerinin adını söyler misin bana? Neyi inkâr ediyorsun?” 
Soruyu sorarken devam ediyor İsmail amca;
“Tağut’u inkar edeceksin, haddini aşan mahlukları..”
Mursi, tağutları ve onlardan gelen teklifleri reddediyor işte, apaçık bizlere bir başka ders veriyor. 
...
‘A’
Darbenin haftasında, önce namaz kılarken devlet sarayı önündeki darbe karşıtları, on beş gün sonra Adeviyye Meydanı’na ilk müdahale ile iki yüz’ün üzerinde insan katlediliyor. Katliam videoları düşüyor internete! 
Bu katliamlar yapılırken, kendisine telefon ile ulaştığım Mısırlı işadamı aziz dostum meydandaydı. Ben Türkiye’ye davet ettiğimde bana iki telefon görüşmesini aktarmıştı da utanmıştım!:
“Rabia’a Meydanı’nda katliamın olduğu gün teyzesi telefon eder:
‘- Yeğenim, canına canımı vereceğim, etme. Sen görevini yaptın, durma orada, en azından bir iki gün evine git, dön artık yalvarıyorum.’
Telefonu kapatır, annesi arar:
‘- Amr, Oğlum, saçının tek teline kurban olurum. Yavrum ben seni bugün için yetiştirmedim mi? Evine dönsen, bir gün fazla mı yaşayacaksın, o kurban olduğum gözlerine evindeyken bir zarar gelmeyecek mi? Sen orada durdukça, ben daha dik duruyorum. Evladım, şehadet kime gelir, ne zaman gelir, Rabb’inin bilgisindedir. O meydan senin evindir, benim evimdir. O meydan tüm Müslüman Âlemi’nin evidir. Elinde Kuran’dan başka silah(!) olmasın. Evini terk etme...’
Bir ay sonra ise sayıları binleri bulan insanlar, gerçek mermiler kullanılarak katledildi. Tüm dünya Müslüman Âlemi’nin, direnişin, evine tecavüz edildi, meydan dağıtıldı, olağanüstü hal ilan edildi.
...
‘E’
Beynimde dolanıyor hatıralar, gözlerimin önünden gitmiyor gülümseyişler, kulaklarımda çınlıyor o canıma can, yoluma ışık olanın sesi. 
2008 yılı baharı, bir cumartesi vakti tanışmıştım Muhammed ElBeltagy ile, Kahire’de bir yardım organizasyonunda. 
O gülümseyerek konuşurken yanı başında 11 yaşlarında gözleri ışıl ışıl bir kız çocuğu vardı. Merakla etrafı izlerken göz göze gelmiştik. Eğildim, 
“Adın ne senin?” 
“Asmaa” 
“Peki ya sizin?” 
“Ümit” 
“Anlamı nedir?” 
“Amel” dedim Arapça. Kahkaha atmaya başladı. Bir anda bütün gözler bize çevrildi... 
“Taat - Masiyet! Hangisi?’’ diye sordu gülümseyerek. 
11 yaşında bir kız çocuğu, adımın Arapça anlamından, ses benzerliğinden yola çıkarak bana sorduğu soru, tüm dünyamı alt üst etmiş, hayata, yaşama bakışımı değiştirmişti!
İşte o Esma, birkaç gün önce 17’sindeyken yaşamdan koparılan Esma...
O gülümseyen gözler, o kahkaha yok artık. Bir alçak ajanın, darbenin katil keskin nişancısına işaret ettiği Esma, on binlerin gözü önünde katledildi. 
Babası sevgili Muhammed ElBeltagy’nın 31 Mayıs 2010 Sabaha karşı Mavi Marmara Gemisi’ne yapılan saldırıda ölüm listelerinde de adı geçiyordu. Aylar sonra İstanbul’a geldiğini duymuştum Esma’nın. Uzaklardaydım İstanbul’dan çok, ama gözyaşlarımla hatırlayabilmiştim kendisi ile ilk karşılaştığımız anı. 
Peki ya şimdi, bana hayatın anlamını işaret eden o güzel gözler...?!
Aradan tam 5 yıl geçtikten sonra, henüz daha 17’sindeyken ikinci bir ders daha verdi giderken. 
Esma’nın daha 11 yaşındayken kulağıma fısıldadığı sure yankılanıyor beynimde;
“El mâlu vel benûne zînetul hayâtid dunyâ, vel bâkıyâtus sâlihâtu hayrun inde rabbike sevâben ve hayrun emelen” (Kehf 46)
“Mal ve evlatlar dünya hayatının süsüdürler. Kalıcı iyilikler ise Rabb’in katında sevap kazandırma bakımından daha yararlı ve umut kaynağı olmaya daha lâyıktırlar.” (Fizilal-in Kur’an)
Dualarım seninle ufaklık, her namazımda, her duamda yer alıyordun... Şimdi gözyaşlarımla yine dualarımda anıyorum seni...

 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum