1. YAZARLAR

  2. Yıldıray Oğur

  3. Adı Esadoviç olsaydı...
Yıldıray Oğur

Yıldıray Oğur

Yazarın Tüm Yazıları >

Adı Esadoviç olsaydı...

A+A-

Gün gün boyu Srebrenica katliamı için mesajlar yağdı her yandan. Avrupa’nın ortasında bu katliama seyirci kalan Batı yine ve haklı olarak ikiyüzlülükle, çifte standartla suçlandı.

Peki, Batı’dan Bosna’daki katliama seyirci kalmayıp ne yapması isteniyordu?

Diplomatik girişim değil herhalde. Annan Planı falan hiç değil. Zira Batı zaten diplomasiyi Bosna’da fazlasıyla yapmıştı. Hatta uzayan diplomatik girişimler Sırp çentiklere katliamlar için epeyce zaman kazandırmıştı. Bosna’da diplomasinin tüm araçları o kadar sonuna kadar kullanılmıştı ki Srebrenica katliamı bölgedeki halkı koruması için BM tarafından görevlendirilmiş Hollandalı barış gücünün gözleri önünde olmuştu.

Batı’yı Bosna’da çifte standartlı, ikiyüzlü yapan şey katliamı askeri olarak durdurmak için yıllarca beklemeseydi. Savaşın tarafı olmaktan çekinmesiydi. Müslümanlar için Hristiyanlarla kavga etmekten imtina etmesiydi.

Yani bugün Suriye’de yapılmasından en çok korkulan şeyi Bosna’da yapmakta geç kaldığı için Batı çifte standartla suçlanıyor hâlâ. Ne büyük çifte standart değil mi? Bosna’da yaşanan Batı’nın çifte standardı ise Suriye’de yaşanan hem Batı’nın hem de Doğu’nun çifte standardıdır.

Peki neydi Miloseviç’in günahı? O da ülkesini parçalamak isteyen “İslamcı terörislere” karşı mücadele ediyordu. O da Rusya ve Çin ile ittifak içinde emperyalistlere karşı savaşıyordu.

Küçük Slobadan’ın günahı yoksa bebekken vaftiz olması mıydı?

Bu çifte standardın en keskin örnekleri de maalesef Türkiye’de yaşanıyor. Hem de dünyada Suriye ile ilgili en samimi ve doğru yerde duran birkaç ülkeden biri olan Türkiye hükümetine karşı.

Bu politikanın mezhepçi olduğunu söyleyenler, yine bu hükümet Arap Baharı sırasında Libya’da, Mısır’da halk ayaklanmalarını desteklerken Kaddafi’nin, Mübarek’in de Sünni olduğunu unutuyorlar herhalde.

Suriye konusunda evet mezhepçi bir politika var. Ama bu Türkiye’de CHP’nin, sol çevrelerin, tıpkı İran ve Hizbullah gibi Esed’e karşı gözlerini kör eden mezhepçi bakışlarıdır. Batı karşıtlığı, demokrasi korkusu ve Arap düşmanlığı sentezinin üzerine bir de Türkiye’deki sünni-alevi gerilminin harareti binince karşımıza her hafta Esed’e desteğe giden CHP’li, DİSK’li, sosyalist heyetler çıktı bu yüzden.

Hükümetin Suriye politikasına karşı en popüler itiraz ise “bize ne” itirazı. Bunun “Arabın kavgasından bize ne” den başlayan Irkçı-Kemalist versiyonları da var “Boyumuzdan büyük işlere girdik, ne gerek var” a uzanan liberal versiyonları da.

Hadi “bu Araplar adam olmaz”dan, “Zaten bu Arap baharı da emperyalistlerin oyunu”na uzanan Kemalistlerin tavrı şaşırtıcı değil. Ama bir demokratın, liberalin dış politikada “bize neci” olmasını en liberteryan teorilerle bile açıklayamayız. Bir hükümetin can ciğer kuzu sarması olduğu ülkeyle ilişkilerini halkını katlettiği için kesmesi ve bunu durdurmak için harekete geçmesi karşısında “ama ne gerek var şimdi başımıza bela alıyoruz, boyumuzdan büyük işlere girdik” demesi beklenen son grup liberal ve demokratlardır.

Tam tersine bir liberal ve demokrat, hükümeti Kaddafi’den insan hakları ödülü aldığı için, Sudan yönetimiyle ilişkileri kesmediği için, Suriye’deki katliama seyirci kaldığı için en sert biçimde eleştirmesi beklenendir. Bir liberal demokratın en çok korkması gereken de hükümetinin çıkarları uğruna dış politikada temel hak ve özgürlüklere karşı kayıtsız kalması, dünyadan izole olması, uluslararası problemlere kayıtsız kalmasıdır.

Ama hükümeti Suriye konusunda esas zor durumda bırakan herhalde İslamcıların tavrı oldu. 90’larda Batı, Bosna’ya müdahale etmiyor diye meydanlarda Batı’yı lanetleyen İslamcıların önemli bir parçasının, söz konusu olan Müslüman bir diktatörün Müslüman halkı katlettiği Suriye olunca kafası karışıverdi, hemen ardından da “emperyalistler Suriye’yi ele geçirmeye, bizi de önden sürmeye çalışıyorlar” farsına bağlanıverdiler. Halbuki emperyalistlerin kaliteli zeytinden, lezzetli kuru baklavadan başka bir şeyi olmayan Suriye hiç umurunda olmadı.

Orijinali Yavuz Baydar’a ait olan bir kavramla açıkladı Davutoğlu geçenlerde bu çifte standardı ve sordu: Ya adı Esadoviç olsaydı? Emin olun yaşasaydı bugün Aliya da bize aynı soruyu sorardı.

Ve bu soruya verecek cevabı olmayanın da “Srebrenica’yı unutmadığına” da inanmazdı.

Zalim diktatör Ahmet Altan

Hükümete yakın gazetelerdeki köşe yazarlarını okuyan bir yabancı Türkiye’yi Ahmet Altan adlı faşist bir diktatörün yönettiğini, bu zalim diktatörün Recep Tayyip Erdoğan adlı muhalif lideri de Malta’ya sürgüne gönderdiğini falan zannedebilir.

Hafıza-i beşerleri iktidarla malul olanlara, elimize tutuşturulan kalemin sırtımıza yüklediği ağır sorumluluğun gereğini unutanlara yeniden hatırlatmak isterim.

Ahmet Altan sadece yazı yazıyor. Başbakan ise koskoca bir ülkeyi yönetiyor. Ahmet Altan’ın yazıları en fazla Taraf’ın kaderini etkiler. Başbakan’ın icraatları ise bütün bir ülkeyi, o ülke üzerinde yaşayan 70 milyon insanın bugününü ve geleceğini etkiliyor.

Ayrıca Başbakan’ı eleştirdiği için yazarların işten atıldığı bir gazetenin yazarı olsam, Başbakan’ı eleştirdiği için bir yazarı gün aşırı eleştirmeye elim çok gitmezdi herhalde.

Yine hükümete yakın bir gazetede yazıyor olsaydım, önce “Ahmet Altan’ı eleştirdiğim üslupta ve sıklıkta Başbakan’ı eleştirebilir miyim” sorusunu kendime sorar, eğer bu soruya kendimi bile ikna edecek bir cevap verebiliyorsam, ancak öyle Ahmet Altan başlıklı çok tık garantili yeni bir yazının başına oturacak yüzüm olurdu.

Taraf’ta Orhan Miroğlu’nun Ahmet Altan’ı eleştirdiği gibi hükümet yanlısı bir gazetede Başbakan eleştirisi okuyabildiğimiz gün demokrasimiz bütün Ergenekon sanıkları davul zurna ile salıverilse bile yıkılmayacak hale gelecek

Ama o güne kadar gerçek bir ileri demokrasi bizim için ancak uzak diyarların henüz ithal edilmemiş tropikal bir meyvesi olarak kalacak.

Bu sıcak yaz günleri her gün okuyucusuna karpuz peynir yediren yazarlara duyurulur...

TARAF 

YAZIYA YORUM KAT