Adanış Gününe Doğru

18.10.2009 01:59

Mustafa Atav

Yanlış anlaşılmaz umarım, gerilim dolu haber ve yazı okumaktan, yorum dinlemekten, tartışmalara şahit olmaktan ve bütün bunlara dair fikir üretmekten zannediyorum yorulduğunuz oluyordur. Sık aralıklarla değişen gündemin oluşturduğu boğucu atmosferden dolayı kuvvetle muhtemel nefesiniz de daralıyordur. Bu gibi durumlarda insan kendisini, bir türlü sonu gelmeyen gerilim filmlerinin aktörü zannediveriyor. Ne çare ki duyarsız değiliz hiçbirimiz; sosyal, siyasal ve tabii ki İslami sorunları dert edinmeyi ibadet telakki etmişiz bir kere. Bazılarımız dertlenirken, düşünürken, tefekkür ederken bile müzik dinlerler, yetenekleri varsa enstrüman çalarlar, olmadı dost meclislerinde türkü çığırırlar. İsyanlarını, tepkilerini, çaresizliklerini, üzüntülerini ve bazen de sevgi ve muhabbetlerini uygun buldukları güftelerle ve kulağa hoş gelen tınılarla bestelenmiş müzik parçalarıyla ifade ederler. Garip kaçmasın, bu böyle gerçekten.Öyle ya ,insanız sonuçta ve ihtiyacımız var böyle şeylere..

Şahsen ben de ilgiliyim müzikle. Haramdır diye bir müddet ara versem de, yıllardır amatör olarak dost meclislerinde olsun, evde bir başımıza olsun enstrüman (bağlama) çalar dururum. İçinde özgün ifadeler bulunan, toplumsal kültürümüzün güftelere bürünmüş halini bize has tınılarla yansıtan halk müziği önceliğimdir. Bir ara özgün müzik adı ile ortaya çıkan tarza ilgi duysak da sonunda gönlümüz, her mecliste tınısı, sözleri şıpın işi akla geliveren halk müziğini tercih etmektedir. Ahmet Kaya, Hasret Gültekin, Ferhat Tunç, Suavi, Livaneli gibi, yani sempatik solcu olduğumuz dönemlerin oluşturduğu altyapıdan olsa gerek, devrimci sözleri değişik bir beste formuyla daha bir anlamlandıran kişiler ve yine aynı minvalde müzik yapan gruplar (Akkayalar, Grup Yorum, Grup Kızılırmak vs.) müzikalite açısından önceleyerek dinlediklerimizdendi ve hala da öyledir.. Baştan söyleyeyim, nota bilmem, müzik konusunda akademik bilgiye de sahip değilim ama amatörce bağlama çalsam da iyi bir dinleyici sayarım kendimi. Bu kadarıyla da olsa, müzik adına ortaya çıkmış bir eseri değerlendirme hakkımız herhalde vardır?

Hep söylerim, seksenli yılların bizde ilginç anıları vardır. O yıllarda müzik dinlemenin, enstrüman çalmanın haramlılığının tartışıldığına yakinen şahit olanlardan biriyim. İnancımız gereği, biraz da saftorikliğimizden(!) olsa gerek, hazır usta olmaya ramak kalmışken bağlama çalmayı bırakmış, biraz da onun şaşkınlığı ve tabii ki hıncıyla evde, iş yerinde, yolculukta kulağımıza gelen müzik seslerine karşı hep mesafeli olmaya çalışmışımdır. Yani müzik dinleyip kendinden geçenlere, enstrüman çalanlara karşı allerji duyduğumuz yıllardı o yıllar. Ne yapabilirdik ki, öyle öğretilmişti çünkü(!). Ta ki İran inkılabının estirdiği rüzgarın etkisiyle Türkiye’ye taşınan, Şah’tan zoraki miras kalan orkestranın seslendirdiği marşlarla ve yine Zaman yayıncılığın bant tiyatrosu serilerinde enstrüman eşliğinde seslendirilen marş/ilahi formundaki müziklerle muhatap olana, ayrıca yine o tarz sahneye konulmuş tiyatroları izleyene kadar…

O kasetleri, bant tiyatrolarını gündeme taşıyanları bilirim, yakından tanırım. İlginçtir, nasıl beste yapıldığına bile tanık olmuşluğum vardır(!). Arkadaşların, kasetlerde enstrüman kullandıkları için şiddetli eleştirilerle karşı karşıya olduklarını, kasetlerinin tüketilmeyeceği endişesi taşıdıklarını ve yine bir müddet, sırf bu sebeple kaset kolilerinin depolarda mahsur kaldığını da bilirim. Tartışmaların akabinde müziğin haram olduğuna dair kabulümüzden dolayı ilk elde şaşkınlık yaşasak da, önceleri içeriği tiyatral olan ve aynı zamanda enstrüman eşliğinde marşlar söylenen ama sonraları müziğin haramlığı hususunda gelişen tartışmalarından ötürü sadece bant tiyatrosu formunda üretilen kasetleri bulunduğumuz çevreye tanıtanlardan biri de ben olmuştum. Tartışmaların akabinde sadece marş, ilahi tarzı üretilen kasetleri hakeza, okumalarımız ve doğaldır ki kabullerimiz değişmişti çünkü. Saz/bağlama çalmak mı? Utana sıkıla olsa da bir müddet sonra enstrüman aldık ama eski tav, eski heves nerede? Kırdılar şevkimizi, belki de bugünün meşhuru(!) olma şansımızı elimizden aldılar bizim. Nasıl heves kalsın ki, öyle ya, sosyal baskı bu, az şey mi? Geçen yıllar ve haram diye bana enstrüman çaldırmayanlar ve öldüğümde onu kabir arkadaşı yapanlar(!) müzikalite boyutunda bana çok şey kaybettirdi desem, abartmış olur muyum?

Şaka bir tarafa, İslami bilgilenmenin, eksikliği bizatihi hissedilen metodolojik boyutuna en azından bu tartışma ekseninde şahit olmuş olduk ki o tecrübe bizi geleceğe daha özgün bir şekilde hazırladı desem yeridir.

Müziğin haram olmadığı, bilakis meşru ölçüler içerisinde icra edildiğinde birey ve toplumlar üzerinde olumlu etkisi olduğu artık tartışmasız olarak kabul ediliyor. O yüzden, hazır haramlık, meşruluk meselesi de halledilmişken İslami hassasiyet taşıyanların, aynı hassasiyetle müzik yapmaları kaçınılmazdır ki zaten uzun zamandır da yapılıyor. Ama ne yalan söyleyeyim, şimdiye kadar albüm niyetine piyasaya çıkarılanlar “yeşil pop” eleştirisini gerçekten hak ettiler. İlahilerin birçoğu, aman Allah’ım, pespayelik bu kadar olur, hep taklit ve hep hurafe! Marş formunda olanlar hakeza! Bir dolu ikna edici tartışmalardan sonra insan bu kadar mı zevksiz, bu kadar mı basiretsiz ve bu kadar mı kuralcı olur, kaliteden bu kadar mı yoksun kalır, eleştirilere hiç mi kulak vermez?

İnanın birçoğu hatır gönül için ve mensubiyet duygularını tatmin için sorgulanmadan dinleniyor ve tüketiliyor. Yazık ki ne yazık!

Bütün bunlar bir tarafa, Grup Yürüyüşün bir vesileyle dinleyerek etkilendiğim ve böylelikle uzun yıllardan sonra kısmi anlamda da olsa önyargılarımı bertaraf eden bir albümünü aldım ve tabii ki uzun bir yolculuk süresince de dinledim. Müzik taklitsiz olur mu bilmem ama ne yalan söyleyeyim, yukarıda zikrettiğim gruplardan birinin sanki İslami versiyonunu dinlemiş gibi oldum ama olsun.

Müzikte esas olan şudur derler: Toplum, dilinden düşürmeyip, içselleştirecek ve sonunda topluma ait olarak geleceğe miras bırakılacak, anonimleşecek. Dikkat edilirse halk müziği denilince akla gelen de budur. Otoritelere göre, dinledikten uzun bir müddet sonra sözleri ve tınısı hatırlanmayan müzik etkisiz ve sıradan ve hatta moda ifadeyle ticari bir müziktir.

Bakalım, uzun yıllardan sonra bir şekilde hoşumuza giden Grup Yürüyüşün “Adanış Günü” adlı albümü bu beklentimizi karşılayabilecek mi?

Albüm çalışmalarının çok masraflı ve çok zahmetli olduğu herkesin malumudur… Ürün ortaya çıktıktan sonra beğeni oluşur ve tüketilirse sonraki süreç için yeni güfte ve beste oluşturma anlamında arkadaşlarımıza, kardeşlerimize cesaret verebilir. Zannediyorum, yukarıda sorduğum soruya kendi adıma cevap verirsem bahis mevzuu ettiğimiz albüm beklediği karşılığı görecek ve daha iyileri için grup üyelerini teşvik edecektir..

Temenni ve olumlu eleştiri niyetiyle söylersek, müzik çalışmalarında bağlama türü enstrümanlara, duyguları coşturacak bestelere ve tabii ki sözlerin arasına sıkıştırılmış ve bizim anlam dünyamızı ortaya koyan kavramlara sık aralıklarla yer verilmesi gerekmektedir. Ki, bu şekilde müzikalitenin daha çok artacağı ve insanımızın ilgisini daha çok çekeceği ihtimali bize göre fazladır.

Albümdeki bazı parçaların,örneğin Ergenekon ve Başörtüm adlı çalışmaların kliplerinin yapılması, hadi Müslümanların paralarını cıbıl sanatçı bozuntularına vererek tüketen Kanal 7 ve Samanyolu TV den vazgeçtik Hilal TV, Dost TV, iyi niyetle ilave edersek TV Net ve Ülke TV’de biteviye çalınıp dinletilmesi gerekmektedir ki şimdiye kadar hüsn-ü kabul görmediklerine göre, ya içerik olarak birilerini rahatsız etmiş olmalılar,ya da reklâmın hakkı verilemedi.

İnsan sormadan edemiyor, yok mu bir sponsorumuz, yok mu tavassut ediciler?

Nerede sorulduğunda dünyayı üçgünlük, sahip oldukları malı, mülkü, parayı da kendilerine verilen emanet olarak gören sermaye sahipleri? Kâbe manzaralı, Kâbe’ye tepeden tepeden bakan otellerde defaatle umre yapan, hacı olan, paralarının hesabını bilmeyen dostlar(!) nerede?

Nerede, güya sürekli Ergenekon haberleri yapan, başörtüsü mağdurları için sahte gözyaşı döken TV ve gazeteler?

Özetle, ilk albümü dinlemiş değilim, dediğim gibi önyargılarımız vardı çünkü ama bu albüm birkaç parçası istisna kendisini dinletir kalitede. Bir kaç istisna bırakmamızı da bizim müzik kulağımıza, zevkimize veriverin artık…

Daha özgün sözlerle bezenmiş, daha bizden enstrümanlarla (inatla bağlama diyorum ben) alt yapısı işlenmiş; dinleyenlerde, bilhassa genç nesilde unutulmaz izler bırakacak ve coşku verecek bestelerle doldurulmuş yeni bir albüm, herhalde benim değil ama daha yetkin kişilerin yaptığı eleştirel değerlendirmelere kulak vermekle mümkün olacaktır. Mademki müzik var, mademki bu işler yapılıyor, mademki beklenti var, o halde en iyiye doğru yola devam… Hatırlatayım, eskiden müziğe ve özellikle kadın sesine haram diyenlerin birçoğunun evinde ve arabasında Tarkan, M.Sandal, A.Pekkan, S.Aksu, Nilüfer, A.Kaya, C,Karaca, B.Manço ve daha neler dinleniyor. Yazdıklarımdan sadece A.Kaya’yı zaman zaman dinlesem de, bunlardan biri de benim: Sebebi belli, müzikalite. Öyleyse buyrun, hep beraber müziğin olması gereken hakkını verelim. Birileri meydanları devrimci sloganlarla sarsıyor, biz niye kendi tarzımız ve değerlerimizle sarsmayalım ki…

Başta da ihsas ettirmeye çalıştığım gibi, böylesi bir hercümerç içinde, üstelik zulümler almış başını giderken, hala toplama kamplarında Obama’nın sözüne rağmen(!) işkenceler yapılırken, hala adaletin savunucusu AKP’ye rağmen Müslümanlara haksız yere dava açılıp, mahkûm edilmeye çalışılırken, hala Güneydoğu’da insanlar bombalar ve mayınlarla öldürülürken ve üstesinden gelinecek daha bir dolu gündem bizi bekliyorken bizimkisi de iş mi şimdi?

Ama dediğim gibi madem ki….?!!

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim