1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Adâlet’in ölçüsü Hakk’a dayanmayınca, sosyal psikoloji de sarsılır- duru
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Adâlet’in ölçüsü Hakk’a dayanmayınca, sosyal psikoloji de sarsılır- duru

A+A-

‘Ergenekon Soruşturması’ ve muhakemesi, ilk günlerdeki gürültülü havadan kurtuldu, normal seyri içinde yol almaya devam ediyor.. Ve ortaya ilginç açıklamalar çıkıyor.. Sorgulamalarda, -hele çapraz sorgulamalarda- bazı sanıkların yaptıkları izahlar, te’viller ilgi çekici.. Ortaya çıkan ilişikiler de düşündürücü..

Şu âna kadar 86 sanıklı, 41 tutuklu bir dosya sözkonusu..

‘İtalyan Ergenekonu’ durumunda olan ‘Gladio’ya karşı yapılan ve yıllar süren sorgulama ve muhakemelerde, 4 binden fazla kamu görevlisi sorgulanmış ve yüzlercesi yargılanmış ve Benito Craxie ve Amintore Fanfani gibi eski başbakanlar başta olmak üzere, nice ünlü siyasetçilerin de bu karanlık ilişkilerin içinde etkili yerlerde oldukları belirlenmişti..

Bizde henüz o noktadan çok uzakta bulunuluyor, ama, yine de, daha birkaç yıl öncesinde bile yargılanmaları, tutuklanmaları değil, bilgi vermeleri için çağrılmaları bile mümkün görülmeyen apoletli kişilerden nicelerinin tutuklanmaları alınan yolun önemini göstermeye yeter.. Ki,  bu orgeneraller hakkında henüz iddianâme bile hazırlanmış değil, ama, buna rağmen, mahkeme, onların tutuklu kalmasına karar verebiliyor.. Demek ki, elde çok ciddî belgeler var..

Birçok emekli subay yanında, muvazzaf (hâlen vazifeli) yığınla subay da tutuklular arasında.. Astsubay ve teğmenlerden albaylara ve hattâ orgenerallere kadar uzanan bir çizgi...

Kezâ, Emniyet Âmiri, Polis Komiseri, Polis vs.  rütbesindeki yığınla kişiler de tutuklananlar arasında.. Doğru, bunlar mutlaka suçlu demek değildir, ama, suçsuz da demek değildir.. Şüpheli veya sanık durumundadırlar..

Kezâ, sağda solda, gizli-açık silahlar, bombalar, LAV silahları, cepaneler bulunuyor..

İbrahim Şahin isimli ‘Özel Harekât Dairesi eski Başkan Vekili’ kişinin krokilerinde ortaya çıkan silahlar, bombalar, mermiler de ayrı..

Başlangıçta firar eden ve sonra teslim olmak zorunda kalan Mustafa Gündüz isimli bir yarbayın evindeki krokiye göre, birliğine yakın bir metruk alanda yapılan kazılarda bulunan silahlar bile tek başına ürpertici..

Son olarak da İzmir’de bir-iki gün arayla, iki ayrı çöplüğe bırakılmış silahlar, bombalar ve mermiler bulundu.. Ve dün de yine Ankara’da, benzer silahlar.. Bütün bunlara rağmen, medyanın büyük kesimi, hâlâ konuyu önemsizleştirmeye, sulandırmaya çaba harcıyor.. İnanınız ki, eskiden bazı mütedeyyin kişilerin evlerine yapılan baskınlarda birkaç tesbih, birkaç takke,  İslamî içerikli birkaç kitab, broşür filan bulunsa, medya bunları, bugün olduğundan daha fazla bir hayretle manşetlere çekerdi; ‘işte suç aletleri’ diye..

D. Baykal, daha 4 gün önce, ‘Niye hep tutuklananlar arasında AK Parti’li yok...’ diyordu..

Sanki tutuklananlar, hep CHP’li imiş gibi.. (Kaldı ki, AK Parti’nin eski m. vekillerinden Turan Çömez, bu soruşturma yüzünden dönmüyor yurda..) Ki, Baykal’ın bu soruyu sorabilmesi bile, zihninde nasıl bir bölünme olduğunu göstermeye yetiyor..

Ve amma, üzerinde durulması gereken ilginç konu ise, gecenin karanlığında, sağa sola bırakılan silahlar, bombalar ve sair mühimmât..

Bunlar aslında, bir korkunun başladığını, bir çözülmeyi gösteriyor..

Kemalist/ laik cenahın 80 küsur yıllık ‘dokunulamaz’ları, ‘mütegallibe zümresi’nin büyükleri, artık, kendilerine de dokunulabildiğinin, dokunulabileceğinin korkusuna düştüklerinden; ‘ne olur, ne olmaz, benim de adım veya ilgim ortaya çıkabilir, birileri sorguda beni de açıklamak zorunda kalabilir..’ diye  korkusuna kapılmış olmalılar ki, ellerinde kanunsuz olarak bulundurdukları silahları, bombaları, mermiler gecenin karanlığında bir poşet içinde sağa-sola bırakıveriyorlar.. Poşetler içinde, 20-25 tane el bombası ve diğer silahlar ve de yüzlerce mermi..

Bunlar sergileniyor, ve temiz durumdalar tabiatiyle..

O zaman da, terör konusunda kendilerini kamuoyuna büyük uzman gibi göstermeyi başaran em. Gen. Osman Pamukoğlu ve em. Alb. Erdal Sarızeybek gibi eski askerler yıkama-yağlama işlemine giriyorlar.. Ama, yaptıkları, tam manâsıyla, bir ‘avanak avcılığı’.. Çünkü, ‘topraktan çıkan silahlar öyle tertemiz mi olur?’ diyebiliyorlar.. 

Yahu, toprak altına gizlenen silahların nasıl saklanacağını bu kocaman kocaman alb. ve generaller bilmezler mi?  Bu gibi silah ve mühimmât’ın temizlenip, yağlanarak, su geçirmez sargılar içinde ve de su geçirmez tahta kutulara konularak saklandığını basit bir temel eğitim görmüş olan rütbesiz askerler, ‘er’ler bile bilir..

Ama, üzerinde asıl durulması gereken,  bu silahların sağa sola bırakılmasındaki psikoloji..

Bu, bizim hemen bütün ihtilal dönemlerinde yabancısı olmadığımız bir duruma benziyor..

Hemen bütün askerî darbe ve sıokıyönetim dönemlerinde, hattâ başka zamanlarda mangalda kül bırakmıyan nice ‘müslüman’  tiplerimiz görülmüştür ki, evlerindeki, hattâ (merhûm) Seyyîd Qutb’un ‘Fî Zılâl’ cildlerini bile ya çöplüklere atıyorlardı, ya da sobalarda yakıyorlardı.. Her ihtilalde nice birliktelikler, gönül bağları kopar, herkes kendisini koruyup, bir kenara gizlenmenin yolunu arar ve bunu akıllılık veya tedbirlilik sayardı..

Hattâ, kendiliğinden polis veya jandarmaya gidip, ‘bende filanca yayınlar var, bunları bana filanlar vermişti, bunlar suç mu?’ diye kendini temize çıkarmaya çalışanlar bile..

Bu vesileyle, yeri gelmişken, MNP (Millî Nizâm Partisi)’nin İstanbul içindeki ilçelerden birinde başkanlık yapan bir arkadaşın anlattıklarını burada tekrarlıyayım..

12 Mart 1971 darbesi gün ortasında (televizyon ülkeye henüz gelmemişti) radyodan muhtıra okunmasının hemen ardından.. Bir zât, gelir bu arkadaşa ve ‘N’olur, çoluk-çocuk var, benim üyeliğimi sil, ben üyelik aidatımı fazlasıyla verir, yine yardımda bulunurum.. ‘ diye yalvarır.. O ilçe başkanı da, o kişiyi, birkaç gün öncesinin tarihini taşıyan bir istifa dilekçesine dayanarak, üyelikten siler.. 

Ve sonra, ismini üyelik defterinden sildiren kişi, iki sene sonra, 1973’te MSP m. vekili olarak, Meclis’e girer..

*

Bizim toplumumuz bu gibi korku ve hafakan hallerini defalarca yaşadı..

Toplumu dengede tutacak olan adâlettir, adâlet terazisidir.. Adâlet ise, toplumun genelinin vicdanındaki hakk ölçüsünü yansıtmalıdır, herşeyden önce.. Bizdeki genel hukuk düzenlemesi, ‘zorba ve mütegallibe güçleri’nin ve yabancı hayranlığıyla yâd ellerden devşirdikleri hukuk metinlerine dayandığından, halkın vicdanındaki ölçülerle genelde zıdlaşır ve bunun içindir ki, adâlet terazisi, bazen o tarafa, bazen bu tarafa yatar..

Çünkü, adâlet terazisini elde tutan güçlerin meşrûiyeti de, adâlete kıstas kabul edilen temel hüküm ve ölçüler de tartışmalıdır ve milletin inancına ve iradesine göre ortaya çıkmak yerine; devrimlerle, ilkelerle, darbelerle, süngü ucuyla ve emperyalist dayatmalarla şekillenmiştir.. Bunun içindir ki, toplumun dengesi sağlanamadığından, terazinin bir o kefesi, bir bu kefesi ağıp duruyor..

*

 

*Bir-iki  not:

 

1-      Uğur Mumcu’nun öldürülüşünün 15. yıldönümü münasebetiyle, eski iddiaların tekrarlanacağı bekleniyordu da, bunun savcılık eliyle yapılacağı herhalde muhtemel gözükmüyordu. Ama, o da oldu ve son bir kaç gündür, isimlerimiz üzerinde yeni senaryolar yazılıyor, tv. proğramlarında, internet sitelerinde, hattâ en ilgisiz bağlantılara kadar varan gelişi-güzel değerlendirmeler, suçlamalar, hakaretler gırla gidiyor..

Halbuki, bu konu düzmece iddialarla 10 yıldır devam ediyordu.. Şimdi yeni bir dava daha açılmış.. Bu bayat iddia ve iddianamenin yeni bir kılıfla tekrar gündeme getirilmesinde,  herşeyden önce, ‘Ergenekon Soruşturması’ndan dolayı canları yanan veya kamuoyunda ağır şekilde suçlanan cenahın,  kamuoyunun dikkatini medya aracılığıyla yanıltmaya, dikkatleri başka tarafa yönlendirmeye yönelik bir çabası da görülüyor..
Ben Selahaddin Eş (Çakırgil) olarak, 35 yılı aşan yazı hayatında elini ve beynini herhangi bir silahlı eylem için çalıştırmamış ve kalemini de öyle bir yönde teşvik için ve hattâ, insanların şahsiyetinin kalem yoluyla yaralanması yönünde de kullanmamış birisi olarak, bu gibi iddialara gülüp geçiyor ve böylesine ciddiyetsiz iddialara karşı herhangi bir görüş belirtmek ihtiyacını bile duymuyorum..

Elbette, her yerde, benimle görüşmek isteyen yığınla insanlarla karşılaşmış, görüşmüşümdür.. Ama, kimlerin ne yaptığını veya yapmadığını bilemem.. Nitekim,  bu konuda 10 yıl öncelerde hazırlanan ilk iddianamede isimleri geçen bazı isimleri hiç tanımam. Ama, tanıdığım isimler de vardı elbette ve onlarla da asla herhangi bir silahlı eylem veya bizim gibi düşünmeyen kimselerin darbedilmesi, sindirilmesi, yokedilmesi, öldürülmesi vs. üzerine, asla konuşulmazdı.. Çünkü, böyle bir yaklaşım içinde olan arkadaşlarım hiç olmamıştır.. Bu gibi konuları konuşan uzaktan kimseler olursa, onlara da ya nasihat edilmiştir; ya da, muhatabın kimliği bilinmiyorsa, sukûtla geçiştirilmiştir..

Son olarak Ankara Cum. Başsavcılığı’nca Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulduğu ve kabul edildiği açıklanan ‘iddianâme’de benden ayrı olarak adı geçen Ahmed Cansız, Ali Akbulut ve Aydın Koral’ı yakından tanırım ve uzuuun yıllara dayanan yakınlık ve dostluklarımız vardır.. Ve bu arkadaşların herbirisi kültürel faaliyetler içinde olan kimselerdir ve bu isimlerin, bu iddianâmede ileri sürüldüğü gibi, bir takım ‘silahlı eğitim faaliyetleri’  içinde olduklarına dair en küçük bir bilgim yoktur ve benim haberim dışında bir faaliyetlerinin olabileceğine de asla ihtimal vermem..

‘İddianame’de sözü edildiği (medyaya yansıdığı kadarıyla)  bildirilen ve kuruluşunda rolüm olduğu ileri sürülen 'Kudüs Kurtuluş Ordusu'  gibi bir farazî yapılanmanın ise; yalanının bile güzel bir hayâl olduğunu da belirteyim..

*

 

2- A. Dilipak'ın 22 Ocak 09 tarihli Vakit’teki yazısında bir cümle yanlış anlamaya müsaid olduğundan, kendisine de şu notu göndermiştim:

‘Selamunaleykum, Abdurrahman kardeş,

22 Ocak 09 tarihli Vakit'deki yazında,
(Bu gazetede bir zamanlar Demirel'le çok iyi ilişkiler kuran Mustafa Kaplan da vardı, Selahaddin Eş de..) diye bir cümle kurmuşsun..
Aynı cümle içinde adını zikrettiğin arkadaşın durumunu bilmem, ama, benim adım da o cümle içinde yer alınca, ben de, bir zamanlar Demirel'le iyi ilişkiler kurmuş birisi olmuş oluyorum..
Beni tanıyan birisi olduğuna göre, o cümlenin içinde ismimi yanlışlıkla yazmış olduğunu düşünüyorum.
Yazını okuyan birçok kimsenin,
(Bu iddia doğru mu?) sorusuna muhatab olduğumdan hatırlatmalıyım ki:
Günlük yazı hayatına başladığım 1973'lerden bu yana, Erbakan ve Erdoğan'ın siyasî hareketlerine nisbî bir yakınlık duyduysam da, hiçbir siyasî liderle yakın ilişkiler içinde olmadım.. Hele Demirel, Ecevit ve Türkeş'e temel dünya görüşleri itibariyle asla yakınlık duymadım ve tam tersine, her üçüyle de çeşitli toplantılarda tartışmalara da girdim..
Bu, onların her söylediğine bütünüyle karşı çıktığım manasına gelmez, elbette..
'Çalışmayan saat de günde iki kez doğru gösterir..'  misali, hattâ o kişilerin bazı doğru sözleri üzerine de yazılar yazmışımdır.. Ama, hiç bir siyasî liderle yakın ilişkiler kurmamış birisi olarak, hele de Demirel'le 'iyi ilişkiler kuran bir kişi' diye nitelendirilişim, zuhûlen söylenmiş olsa bile, mutlaka düzeltilmesi gereken bir yanlış beyandır..
Bu açıklamam doğrultusunda, gerekli düzeltmeyi yaparsan, memnun olurum..
Hayır niyazı ve selamlarımla..

Selâhaddin Eş (Çakırgil)’

 

*

Bu talebim üzerine, A. Dilipak’ın, Vakit’teki 25 Ocak tarihli yazısının sonunda yayınladığı notu buraya aynen alıyorum: 

 

‘BİR NOT:
Geçen günki Vakitle ilgili yazımda Demirelle eski ilişkisinden sözettiğim Mustafa Kaplandan söz ederken Selahaddin Eşin adından da söz etmiştim. Yazımda sanki Eş’in de Demirelle ilişkisi olduğu anlamına da gelebilecek bir ifadeden dolayı Eş, Demirelle hiç bir tarihte ve hiç bir şekilde tanışıklığının sözkonusu olmadığını söyledi. Zaten benim de öyle bir kastım yoktu. Onu not etme gereğini duydum..’

 

Benim ve Dilipak’ın notunun değerlendirmesini okuyuculara havale ediyorum..

 

YAZIYA YORUM KAT

11 Yorum