Adâlete dayanmayan barışta da hayır yoktur, savaşta da!

12.01.2013 21:16

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Bugünlerde, PKK ile TC. arasında yapılan görüşmeler birçok çevreyi harekete geçirdi. Hele, kanunî gerekler yüzünden Mardin bağımsız m.vekili konumunda olsa bile BDP / PKK cenahında etkinliği bilinen Ahmet Türk ile BDP Batman m.vekili Ayla Akat Ata’nın, yeni yılın ilk günlerinde, 1,5 seneye yakın zamandır görüşme kapısı kapatılmış bulunan Öcalan’la görüşmelerinin sağlanması ile birlikte önemli gelişmeler yaşandı, yaşanıyor..

Kimileri bu görüşmelerden sonra, silahlı çatışmalardan el çekileceği umuduna kapıldı;  kimileri, PKK’nin safdışı edileceği hayaline ve kimileri de PKK’ya yüz ve imtiyaz verildiği ve ülkenin daha büyük tehlikelerin eşiğine geldiği korkusuna.. Kimileri de, kendi eğilimlerine göre,  ya PKK’nin tükenme noktasına geldiği ve bunu gizlemeye ve hissettirmemeye çalıştığı iddiasına ağırlık verdi; ya da, TC’nin dolaylı olarak pess ettiği görüşüne..

Bazıları da bu arada, ’her nasıl olursa olsun, barış olsun; çünkü barış savaştan daha iyidir.. diye tempo tutmaya başladı..

Bütün bunlar, ülkeyi 30 yılı aşkın bir zamandır bıçak sırtında tutan, çok boyutlu ve kanlı bir sosyal problemin çetrefilliliğinden, karmaşıklığından kaynaklanıyor.

Ancak, bu noktada, böylesi karmaşık problemlerde unutulmaması gereken nokta, adâlete, hakkaniyete dayanmıyorsa; barışın, savaştan da beter olduğudur. Çünkü, elinizden savunma haklarınız da alınmış olur..

Bir kişi, toplum veya ülkeye dayatılan, yani kendi iradesi ve isteği dışında yüklenen bir savaş, elbette ki çok ağırdır. Böyle bir savaşa karşı, ne kadar hazırlıksız olursanız olunuz, yine de kendinizi savunma hakkınızı kullanmak imkanı vardır. Ve böyle bir direnme, bazen, hiç beklenmeyen, hesab edilmeyen, öngörülemeyen parlak zaferleri bile sunabilir kendisine savaşın zorla yüklendiği tarafa..

Ama, dayatılmış bir savaştan daha da ağır olan, dayatılmış bir barıştır.

Tarihten bir örnek hatırlayalım: Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren 28 Haziran-1919 tarihli Versailles (Versay) Barış Andlaşması için, ’Barışı bitiren barış’ nitelemesi yapılır.. Bu, yanlış da değildir. Çünkü, o andlaşma o kadar zâlimâne idi ki, o dayatılan barış şartlarına karşı yenilgiye uğratılan toplumlarda gelişen protestoların, itirazların neticesi olarak, Adolf Hitler’i ortaya çıkaran Almanya, 20 sene sonralarda, 2. Dünya Savaşını başlatıyordu.

Zoraki bir barışın getireceği problemlerin, devletlerarası ilişkiler açısından olduğu gibi, devletlerin iç durumları açısından da böyle olduğunu düşünebiliriz.

O halde, hedef, her ne olursa olsun savaşmak veya karşı çıkmak veya barışa ulaşmak değil; barışın da, savaşın da ancak adâlete dayanmasını sağlamak olmalıdır. Adâlete dayanmayan savaştan da, barıştan da hayır gelmez.. Diğer bir deyişle, hakkaniyetin, adâletin gereği bir barış ise, ’başım / gözüm üstüne’; ya da adâletin, hakkaniyetin gereği savaş ise, ona da, ’başım-gözüm üstüne../ serserimi sercevam..’ diyebilmek gerekir.

Devletlerin, kendi hâkimiyet alanlarında kendilerine karşı çıkan her gücü yok etmesi, bir fiilî hakk veya bir vakıa, bir realite olarak kabul görmektedir. Çünkü, devletler kendilerine dışarıdan veya içeriden savaş açan güçleri yoketmedikleri takdirde, o güç, o devlet’i yokeder; bu açıdan, orada artık acımak, merhamet etmek ve insaf sözkonusu değildir.

Bu bakımdan, bir tarafın zorla baş eğdirdiği, diğer tarafın zorla baş eğdirildiği bir durumda, iyiniyete, savaşsız olarak yaşamak azmine dayalı bir barışın kolayca tesis edileceğini sananlar hayal gördüklerinin girdabına kapılabilirler.

*

TC. ile PKK arasındaki boğuşmada da durum böyledir.

Bu iki güç, birbirine karşı amansızca bir savaş veriyor ve bir savaşın her türlü taktik, strateji, hile ve entrikalarına başvuruyor. Birincisi, kemalist-laik-türkçü bir ideolojik temele dayanıyor; diğeri, apoist-laik-kürdçü ideolojik temele.. Halkımızın inanç temeli açısından ikisinin de hiçbir geçerliliği yok..

Bu noktada, Tayyîb Erdoğan’ın, bu buhranı, ancak halkın inanç ölçülerine göre temelden çözülebileceğini en iyi anlayabilecek bir başbakan olduğu, sanırım, halk içinde büyük çapta kabul ediliyor. Ancak, Tayyîb Erdoğan da, nihayetinde, kemalist-laik-türkçü  bir rejimin başbakanlık makamındadır ve bu rejimin temel ölçülerini, paradigmasını değiştirebilecek bir noktada değildir, henüz..

Bu bakımdan, kaçınılmaz olarak, iki arada bir derede görünümü vermektedir.

TC rejimi, müslüman halka bir deli gömleği gibi zorla giydirdiği veya emperyalistlerce dayatılmış olan ölçülere bağlı kaldığı ve sahib çıktığı müddetçe, bu derin sosyal hastalığın kesin şifaya kavuşturulması mümkün olmayacaktır.

Açıktır ki, bütün kavimler, sünnetullah’ın gereği olarak vardır. Ve bütün kavimlerin yaratılıştan gelen bir takım tabiî halleri ve hakları vardır ve bu hakları İslam, en güzel şekilde tedvin etmiş, düzenlemiştir. Ve insanların ırklarından, renklerinden, kan veya lisanî birlikteliklerinden, cinslerinden veya sosyal ve ekonomik durumlarından dolayı, aralarında bir farklılık olduğunun söylenemeyeceği ve birilerini üstün ve diğerlerini düşük yaratılışlı olarak nitelenemeyeceği ap-açık bir hakikattir.

Hatırlayalım ki, sahabeden birisinin, Hz. Bilal’e, ’zenci kadının oğlu’ diye aşağılayıcı bir şekilde hitab ettiğini işiten Hz. Peygamber (S), o kişiye, ’Ey filan, senin beyninde Cahiliye dönemi kalıntıları görüyorum, kendini bunlardan temizle!.’  demiştir.

Bizim inancımızın, dünyaya bakışımızın temel ölçüleri işte böylesine insanîdir. 

O halde, hiç bir ırkın, kavmin, hiçbir kan bağı veya dil grubunun, ekonomik veya sair sosyal kesimin sırf bu farklılıkları kalkış noktası yaparak diğerlerine hükmetme hakkı yoktur.

Bu durumda, yapılması gereken, sosyal bünyeyi, müslüman halkımızın kalbinde olan ve mutlak doğru olduğuna inandığı bu yüce ölçüye göre ayarlamaktır.

Bununla, dillere pelesenk olan ’falan-filan kavimlerin kardeşliği’  lafına bir kılıf bulunmaya çalışıldığı sanılmamalıdır. Müslümanlar, kendilerini müslüman bilenler, ’şu veya bu kavmin kardeşliği’  gibi beylik ve içi boş ve bir kavmin diğerine, gizlice ağabeylik yapmasının yolunu açmaya çalışan boş sözleri tekrarlamayıp; Kur’an-ı Kerîm’in, ’mu’minlerin ancak kardeş olduklarını’  bildirdiğini esas aldığımızı hatırlamamız gerektiğine vurgu yapmalıdır.

TC / PKK arasındaki boğuşmanın ortadan kalkması için ise.. Daha önceden de bu sütunlarda defalarca değinildiği üzere, TC sisteminin temelleri, müslüman halkımızın inanç değerlerine göre yeni bir yapılanmaya kavuşturulamadığı ve 90-100 yıllık resmî ideoloji tasıyla tarağıyla tarihin hamamına veya çöplüğüne gönderilmedikçe; günü kurtaran bir takım adımlar atılsa bile,  insanların etnisitelerine dayalı bir takım üstünlük veya hâkimiyet - tâbiyet anlayışı sürdüğü müddetçe, bünyeye ârız olan bu hastalık bertaraf edilemez.

*

’Su testisi su yolunda kırılır..’ deyip geçilebilir mi?

Bu gelişmeler olurken, 10 Ocak akşamı, Paris’te, birisi PKK’nın kurucularından olmak üzere, yine aynı örgütün etkin elemanlarından oldukları belirtilen üç kadının, kaldıkları ve içeri girilebilmesi için ancak şifrelerinin bilinmesi gerekli kapılara sahib olan bir dairede, başlarına birkaç kurşun sıkılarak öldürüldüğü haberi dünya kamuoyunda da bomba etkisi yaptı. Etraftan silah sesi duyulmadığına göre, silahların susturuculu olduğu kabul ediliyor. Maktullerin, içlerinde para ve cep telefonları bulunan el çantalarının alınmamış olması ve evin hiç karıştırılmaması hırsızlık ihtimali de ortadan kaldırıyordu.

Bu üç kadının PKK’nın Avrupa’daki maddî ve politik bağlantılarda etkili olduğu o harekete yakın çevrelerce biliniyordu. Üstelik, bizzat Fransa C. Başkanı François Holande bile, öldürülenlerden birisiyle zamana zaman görüştüğünü, bu suikast sonrasında yaptığı açıklama gayet net olarak belirtiyordu. Halbuki, böyle bir irtibatı, örgüt çevreleri iddia etselerdi, çoğu kimse, bunu onların kendi faaliyetlerini büyük göstermek için yaldızlanmış, parlatılmış bir iddia olarak değerlendirebilirlerdi.

Geçmişte, PKK’nın Avrupa’daki en etkili ismi olarak nitelenen Kâni Yılmaz isimli kişinin, Kuzey Irak’a çağrıldığı ve orada hesabının görülerek cesedinin Cizreye gönderildiği ve başta türlü olsaydı, binlerce insanın katılabileceği bir cenaze töreni yerine, kimsenin yaklaşmadığı, bir kaç kişinin yardımıyla defnedildiği örnek başta olmak üzere, daha bir çok ’örgüt içi hesablaşma veya tasfiye infazları’ hatırlanacak olursa; Paris’deki bu suikasde öyle yaklaşanların iddiaları da çok boş sayılmayabilir.

Elbette, TC. istihbarat birimlerinin yapmış olabileceğini iddia edenlerin görüşleri de tamamen boş sayılamaz. Geçmişte, Balıkesir-Susurluk’daki trafik kazâsında, -Devlet, Aşiret ve Uyuşturucu Mafiası’nın birlikteliğini ortaya koyacak şekilde-  yanındaki bir takım karanlık simâlarla birlikte ölen Abdullah Çatlı etrafında söylenenleri, onun, Avrupa’ya sahte kimliklerle özel vazifeli olarak gönderildiğine dair yığınla açıklama ve tartışmaları ve ASALA örgütünün öyle bitirildiğine dair ve kezâ, MİT’in İstanbul Bölge Başkanlığından emekli olan C. Öndeş isimli kişinin, MİT’in Yurtdışı Operasyonlar Şefi olduğu dönemlerde, Fransa- Marsilya’daki bir ermeni anıtını havaya uçurduklarını tv. ekranlarından açıkça dile getirişini de hatırlayabiliriz.

Ayrıca, TC ile PKK arasında bir görüşme trafiğinin, başladığının anlaşılması üzerine, bu süreci kendi menfaatleri açısından baltalamak gerektiğini düşünebilecek odakların bu suikasddeki varlığını da unutmamak gerek.. Nitekim, 1993 yılında, tam da, Kürd Mes’elesi’ üzerinde TBMM’de bir Meclis Görüşmesinin başlamasına birkaç saat kala, Bingöl yolunda 33 askerin tuzağa düşürülerek öldürüldüğü haberi gelmiş ve o Meclis Görüşmesi rafa kaldırılmıştı.. O 33 askeri, bir otobüsle, silahsız ve korumasız olarak gönderen bazı generallerin bugün nerelerde oldukları da ayrıca hatırlanmalıdır.

Bu gibi engelleme çabası içinde olanlar hem Devlet tarafında, hem de PKK tarafında vardı. Nitekim, 2011 yılının son günlerinde Hakkârî-Uludere’nin (yanlış olarak Roboski denilen) Robozig köyünde, 34 sivil insanın PKK’nın silahlı saldırganları diye parçalanmasıyla neticelenen hava bombardımanı da, büyük ihtimalle bu düşmanlıktan meded uman ve onu derinleştirmek isteyen odakların işi idi.

Nitekim, BDP çizgisinin önde gelen isimlerinden ve zaman zaman ’şahin’, zaman da ’güvercin’ durumunda gözüken Van m.vekili Aysel Tuğluk da, bu son suikasdleri işleyenlerin açığa çıkmasıyla Kürd Mes’elesi’nin çözümsüzlüğünden yana kimlerin olduğunun da belirleneceğini kaydederken, "Üç kadın kürd siyasetçinin Paris'in ortasında bir suikasde kurban gitmesini son derece üzüntü verici ve manidar.. Her üçü de kürd siyasetinde önemli konumda olan insanlar. (…) Özellikle İmralı görüşmelerinin başladığı bu süreçte bu cinayetin, kürd ve türk kardeşliğini istemeyenlerin işi olduğu açıktır. Zaten ne zaman kürdlerle türkler konuşmaya başladığında bu tür provokasyonlar devreye giriyor ve sürecin ilerlemesini engellemeye çalışıyorlar. (…) Gerçekten Türkiye'deki derin güçler mi bu provakasyonu yaptı, bunun uluslararası boyutları var mı? Çünkü Kürd Mes’elesi bölgesel bir meseledir. Çok dengenin çok gücün içinde olduğu bir mes’ele bazı güç odakları Türkiye'nin Kürd Mes’elesini çözmüş ve güçlü bir Türkiye olmasını istemiyor olabilirler. Bunlarla da bir bağlantılı bir cinayet olabilir.’ diyor ve muhakkak ki üzerinde durulması gereken ilginç şeyler söylüyordu.

*

Evet, bu gibi cinayetlerde, tarafların içindeki şahin- güvercin kutublaşması kadar; kendilerinin özellikle Ortadoğu’daki planlarının bozulacağı endişesine kapılan dış güç merkezlerinin parmağını da düşünmek gerekir.

Hatırlayalım ki, İran’da Kürdistan Demokrat Partisi lideri olarak bilinen etkili liderlerden Abdurrahman Qasımlu, 20 sene öncelerde, müslüman bir kürd tarihçisi olan Dr. Tahsin aracılığıyla İran Devleti’ne başvurarak, barışmak istediğini bildirmiş ve bunun üzerine, İran da büyükelçi sıfatını da haiz bir diplomatını Viyana’da gizlice yapılacak böyle bir görüşme için vazifelendirmişti. Viyana’da, bir binanın çatı katındaki küçük bir odada görüşmeler başladıktan hemen sonra, meydana gelen bir silahlı çatışmada, Qasımlu ile Dr. Tahsin ve oradaki bir diğer kişi daha ölmüş, İranlı büyükelçi de çenesinden girip, şakağından çıkan bir mermiyle ağır şekilde yaralanıp, komaya girmiş ve o sırada bir kişinin de binadan kaçtığı iddia edilmişti.

O korkunç infaz henüz de aydınlatılamadı.

Ortaya onlarca ihtimal atılmıştı..

En dikkat çekici olanı ise, on yıllar boyu verilen silahlı mücadelede, Qasımlu’nun emrinde olarak, yığınla insanı öldürmüş, elini kana bulamış ve sonra terkedileceği korkusuna kapılan bazı fedaî tiplerin hınç duygusu idi.

Demek oluyor ki, bu gibi derin problemlerin çözülmeye çalışılması çabaları,  bundan rahatsız olan çevrelerin gizli-açık manipülasyonlarına her zaman açıktır. Yine hatırlayalım ki, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın da ölümü üzerindeki esrar perdesi, 20 yıla yakın zamandır her ne zaman kaldırılmak istense, onun, PKK ile çatışma zeminine son vermek ve ’Kürd Mes’elesi’ denilen probleme çözümler bulmak için çok ciddî çalışmalar yapmaya başladığı gerekçesine dayandıran yorumlar sökün etmiyor mu?

Bu gibi manipülasyonlar, bundan sonra da ve belki çok daya büyük boyutlu olarak devreye sokulmaya çalışılacaktır. Nitekim, daha dün, MHP’nin lider kadrosundan ele avuca sığmaz yaygaracı bir tip olarak sivrilen mâlum kişi, (O.V.) daha dün, Paris’teki suikasdleri memnuniyetle karşıladığını ve bu gibi tasfiyelerin Kandil Dağı’nda karargâh kurmuş olan M. Karayılan ve C. Bayık gibi kişilere de uzanmasını da isim vererek, açıkça temenni etmiyor muydu?

Başbakan Erdoğan’ın  etrafındaki koruma çemberinin hergün daha bir muhkemleştirilmesini, bu  çerçeve içinde de değerlendirmek mümkündür.

Bu mes’elenin ne kadar girift, karmaşık ve uluslararası entrikalara ne kadar açık olduğu ortada.. Önümüzdeki günlerde, daha büyük hadiselerle bile karşılanabileceği baştan göze alınmazsa, geride kalan, sadece ferdî plandaki sınırlı yanılmalar ve hayal kırıklıkları olmayacaktır.

*

Qâzî Huseyn Ahmed’in vefatı münasebetiyle..

Qâzî Huseyn Ahmed, geçen hafta dünyamızdan ayrıldı, 75 yaşında.. O, Pakistan Cemaat-i İslamiyesi’nin Ebu’l’Âlâ Mevdudî’den sonra, 25 yılı aşkın bir zamandır en seçkin ve etkili isimlerinden birisi olarak biliniyordu.

Onun özellikle de Hind, Pakistan ve Afganistan müslümanları üzerinde etkisi reddedilemiyecek büyük çabaları olduğunu baştan teslim etmek gerekir.  Huseyn Ahmed, ’qâzî’ (yani, İslam hukuku yargıcı/ kadı) idi. Ama, bu mesleği, onun coşkulu, heyecanlı bir dâvâ adamı olmasına engel değildi.. İdeallerini esas alırken, sağlıklı hesablar yapamaması ve bazı hayal kırıklıkları yaşaması da kararlarında heyecanın daha ağır basmasından kaynaklanıyordu, denilebilir.

Kendisi, Afganistan’da, Sovyet işgaline ve bu işgalin ardından Afganistan yerlisi kukla komünistlere kurdurulan komünist rejime karşı, siyaset sahasında ateşli bir müslüman direnişçi gibi mücadele eden bir kimse olarak da göze çarpıyordu.

Ancaak, cihad teşkilatları arasında ortaya çıkan ve hattâ zaman zaman, kanlı mücadelelere bile varan problemleri bertaraf etmek yerine, tercihini, bir taraf lehine, Gulbeddin Hikmetyar tarafına koymuştu. Bu da onu, tek yanlı bazı tercihlerin yanlışlığının kabulüne de sürüklemişti.

Bu cümleden olmak üzere, Afganistan’ın müslüman halkları arasından, özellikle peştun kavmiyetçiliğinin sivrilmesinde bir engel olamadı. Ki, Afganistan halkının yarısına yakın bir kısmını teşkil eden peştun kavminin Afganistan’ın son 300 yılında ülkenin en etkin ve aslî yönetici unsuru olduğu şeklindeki talihsiz açıklama, 1989’daki Peşaver mitinginde Hikmetyar tarafından net şekilde dile getirildiği zaman, uyanan bu etnik fitneye bile Qâzî Huseyn Ahmed’in sessiz kalması, onun da peştun kavminden olmasıyla yorumlandı. Hele o sessiz kalıştan sonra, peştun kavminden olmayan diğer Afgan liderleri ve özellikle de Burhaneddin Rabbânî ile arasında bir soğukluk ve hatta uçurum meydana geldi.

Bu durum, Afganistan’da komünist rejimin çökmesinden sonra, mücahid teşkilatlarının eline geçen altın fırsatın heba ve heder edilmesine de vesile oldu. Çünkü, bu cihad teşkilatları ve özellikle de Rabbânînin Cemiyet-i İslamîsi ile ve Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’si arasında korkunç bir boğuşma başladı. Her iki tarafın iddiası da, hedefi de, İslam’ı hâkim kılmak idi, ama, İslam’ı hâkim kılmak adına, taraflar, Allah rızasını umarak (!), birbirlerini korkunç bir şekilde yıllarca katlettiler, sadece tarafların silahlı güçlerinin karşılaşmalarında değil, sivil- savunmasız halktan onbinlerce müslüman da bu boğuşmada eridi-gitti.

Tacik kavminden olduğu için, peştunistler tarafından kabul edilmek istenmeyen Rabbânî Cumhurbaşkanlığı’na getirildiği zaman, o, uzlaşmacı karakterine uygun olarak, Hikmetyar’ı da başbakanlığa getirmişti. Ama, Afganistan Başbakanı sıfatını uhdesinde bulunduran Hikmetyar, hiç bir zaman Rabbânî’nin Cumhurbaşkanlığı’nda bir Hükûmet toplantısına katılmadı.

Rabbanî başkent Kabil’de Cumhurbaşkanlığı binasında bulunurken, Başbakan Hikmetyar ise, güçlerini başkentin 40 km. kadar güneydoğusunda mevzilendirip, oradan, Kabil’i füzelerle, roketlerle dövmeyi sürdürüyordu.

3-4 yıl süren ve sadece tarafların silahlı elemanlarından değil, sivil halktan da  onbinlerce insanın hayatını kaybettiği bu kanlı boğuşma sırasında, yazık ki, Qâzî Huseyn Ahmed ve teşkilatı da, Hikmetyar’ı uzlaşmaya yaklaştırmak için çaba harcamak yerine, vargücüyle destekledi.

Bu durum öyle bir noktaya geldi ki, Rabbanî, Afganistan Cumhurbaşkanı olarak İslamâbâd’a yaptığı bir resmî gezide, Pakistan Cumhurbaşkanı’na, ’Cemaat-i İslamî lideri Qâzî Huseyn Ahmed’in Afganistan içindeki istikrarsızlığı tahrik etmek için çırpındığı’ suçlamasına kadar, diplomatik açıdan skandal olan bir tablo bile ortaya çıktı. Ama, bu da Qazî’yi, tutumundan caydırmaya yetmedi.

Ve yıllarca süren o boğuşma sonrasında, ortada, Afganistan cihadının bu, en seçkin isimlerinden Rabbanî’den de eser kalmadı; Hikmetyar’dan da, Ahmed Şah Mes’ud’dan da..  

Bu, farklı güç merkezlerinin ve liderlerin birbiriyle uzlaşamıyacağını gören Afgan halkının tamamen bîtâb, yorgun düşmesini fırsat bilen Amerikan emperyalizmi  ve bölgedeki müttefikleri, sahneye medrese talebeleri mânâsında bir isimle, Tâlibân’ı çıkardılar ve onlar da sadece Rabbanî’yi değil, Talibân’ın ekseriyeti gibi peştun kavminden olan Hikmetyar’ı  ve diğer bütün eski liderleri ve onların cihad teşkilatlarını da sahneden attılar. Sonra da, kendileri de sonu gelmez bir boğuşmanın tarafı durumuna düştüler.

Sonrasında mı?

Rabbanînin silahlı güçlerinin ve Afgan direnişinin ve hele de Sovyet Rusya’nın en modern silahlarla donanmış ordularını, özellikle de Kabil’in kuzeyindeki Penç-Şir vâdisinde yıllarca perişan etmesiyle ünlü Ahmed Şah Mes’ud, kendisiyle görüşme yapmaya gelen Qatar Emirliği’ne bağlı El’Cezirê televizyonunun muhabirlerinin kameralarına yerleştirilen uzaktan kumandalı bir bombanın patlatılmasıyla 9 Eylûl 2001 günü katledildi. Bu büyük cinayetten iki gün sonra, 11 Eylûl Saldırıları olduğu için, Ahmed Şah Mes’udun katli müslümanların dikkatini bile çekmedi.  (Ki, 1997 Martı’nda, Hacc mekanlarında, Mescid-ul’Haraam’da, Anadolu coğrafyasından bir müslüman, Tâlibân’ın önde gelen bazı isimleriyle üç gün boyunca, bu konuları tartışıp,  bu kanlı boğuşmaya bir çare bulmaya çalışırken; Afganistan cihadının bu en parlak isminin 15 yıllık geçmişine nasıl düşmanlık beslediklerini sormuş ve onlardan, ’Bizim onunla bir problemimiz yok, gelsin, bizim emîr’imize e itaat etsin, onu bizim güçlerimizin başına başkomutan yapalım..’ cevabını almıştı..)

Talibân da hükûmetini pekiştirdikten sonra, kendisinin sahneye çıkmasına yol açan Amerikan emperyalizmine karşı, bir tavır takınmaya başlayıp, Usâme bin Laden’le birlikte hareket etmeye başlayınca.. O korkunç Amerikan işgali gerçekleşince, en azından resmî açıdan  sahne dışına itildi.

Ve Burhaneddin Rabbanî, kendi şahsiyetine ve çizgisine yakışan bir şekilde, ömrünün son günlerine kadar uzlaşma yollarını ararken, Eylûl-2011 sonunda, kendisiyle görüşmeye gelen Talîbân yetkililerinden birisi görünümlü bir kişinin bombalı saldırısı sonunda, katledildi.

Qâzî Huseyn Ahmed ise, durumunu şartlara göre yeniden ayarlamaya çalışıyordu ki, geçen hafta 5 Ocak günü vefat etti.

Qâzî Huseyn Ahmed, elbette ki samimî bir müslüman olarak bilinen etkili isim idi. Muhakkak ki, müslümanların hukukunu savunmak istiyor, İslam bayrağının yücelmesini arzu ediyordu. Ama, samimiyet ve heyecanın, tedbir ehli olmaya tek başına yetmediği de bir ayrı gerçek.. Dünyamızdan çekilen müslümanları hayırla anmak elbette ki yerine getirilmesi gereken bir düstur.. Ama, dünyamızdan çekilenlerin hayırlı çalışmalarını ve iyiliklerini zikrettiğimiz kadar, onların niyetlerini sorgulamaya, kalblerinde olanları okumaya kalkışmaksızın ve amma, müslümanların aleyhine sonuç veren ve aap-açık tavırlarıyla hatalı olan eylemlerinin bir muhasebesini yapmak da, aynı yanlışların tekrarına engel olmak gibi bir hayra vesile olmaz mı?

Merhûm için, Allah’u Tealâ’dan afv’u mağfiret niyazı ile..  

  • Yorumlar 7
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim