Adalet, hukukun neresinde?

19.02.2010 05:14

Bejan Matur

Türkiye'de kurumlar bireyleri değil, bireyler kurumları kollayıp, korumakla görevli sanki. Varlığımızı borçlu olduğumuz kurumlardan, varlığımızı armağan ettiğimiz kurumlara yükümlülük listemiz uzun.

Bir tanıdığımdan şunu bile duymuşluğum var; asker için kaygılanıyorum, içim parçalanıyor! Ne bakımdan diye sormadan edememiştim!

Genç ve hayatı çok da yolunda gitmeyen hanım arkadaşım, tankı, tüfeği, kışlası olan ordu ile ciddi bir duygudaşlık kurmuştu ve asker için samimi bir kaygı duyuyordu.

Sizin de başınıza gelmiştir muhakkak. Birileriyle karşılaşırsınız, konu rejim ve rejimi tehdit eden unsurlara gelir. Şu cümle duygusal zirvedir; 'varlığımı ona borçluyum. Bizi o kurtardı.'

İyi de bu ülkede yaşayıp kendisini kurtarılmış hissetmeyen onca insana ne diyeceğiz? Ben mesela kendimi hiç kurtarılmış hissetmiyorum! Üstelik bu ülkeyi en az sizin kadar seviyorum. Ne yapacağız bu durumda?

Sadece kendi kurtuluşu ile ilgilenen bu zihniyetin maneviyat ihtiyacı doyurulacak gibi değil!

Askere acıyanından, devlet çıkarı söz konusu olduğunda hukuku hiçe sayan hukukçulara öyle çok örnek var ki.

Erzurum'daki özel yetkili savcıların yetkilerini kaldıran Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun kararına verilen tepkiler halimizi özetliyor.

Gazetelerin ilk sayfalarına bakın. Erzurum'da özel yetkili savcıların yetkilerini elinden alan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili yapılan haberlerin gösterdiği karşıtlık aynıyla hukukun kendi içinde de mevcut.

Hukukun içindeki tavır farklılıklarına ayna tutan, TESEV'in hazırladığı önemli bir çalışma var. Türkiye'de hakim ve savcıların algısına yönelik Mithat Sancar ve Eylem Ümit imzalı 'Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları' çalışması şu günlerde yapılan tartışmaların bir alt metni gibi.

Raporda, hakim ve savcılar arasında yargılama faaliyeti sırasında adalet ile devletin çıkarı, demokrasi ile devletin güvenliği arasında bir karşıtlık çıktığında tavrı belirleyenin hangi kıstaslar olduğu konusu titiz bir şekilde yansıtılıyor.

Hukukçular arasındaki genel tavrın devletin çıkarlarını korumak yönünde olduğunu tahmin etmek zor değil.

"Ben devletçi hukukçuyum", "Önce devlet gelir", "Bir kere biz devletçi bir ekolden geliyoruz", "Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız." diyen hâkim ve savcılardan, "ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem" diyene. "Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz'' diyenden, "Ben cumhuriyet savcısıyım. Cumhuriyet'i korumak, kollamak benim anayasal görevim. Yani şimdi cumhuriyet savcısı olarak Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak da benim görevim", "Ben rejimin savcısıyım", "Bizler görevimizi yaparsak devlet zayıflamaz". Yaygın olan görüşler bunlar.

Azınlıkta kalan görüşler ise şöyle: "Ben kamunun savcısıyım" ve "Devletin kendini koruması için o kadar çok aygıtı var ki benim tek önceliğim adalettir ve ben adaletin hâkimiyim."

Devletin kendisini korumak için yeterince aygıta sahip olduğunu düşünen hukukçular, bireyler yetiştirmek galiba en temel sorun. Bu güveni hisseden ve hissettirecek kararlar verecek olan hukukçular yetiştirmek.

Bu türden krizler yaşandığında ne söylediğini merakla beklediğim isim; Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can. Genç bir hukukçu olarak adaletten yana olduğunu her fırsatta hissettiren Can, verilen kararı 'yargıda kara gün' olarak niteledi. Mensubu ve yöneticisi olduğu derneğin adı Demokrat Hukukçular Derneği. Can'ın adaletin savunucusu olarak sahiplendiği en önemli değerin demokratlık olduğunu bilmek bu ülke adına ümit verici.

Yaşanan krizin boyutları yargıda reformun zorunluluğuna işaret ediyor. Hangi tip hukukçularla reformun mümkün olduğunu söylemeye ayrıca gerek var mı?

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim