1. YAZARLAR

  2. Melih Altınok

  3. Açılsın el kapıları bir daha kapanmasın
Melih Altınok

Melih Altınok

Yazarın Tüm Yazıları >

Açılsın el kapıları bir daha kapanmasın

A+A-

Berlin Duvarı’nın yıkılışının yıldönümü vesilesiyle, enkazın altında kimin kaldığı tartışmaları sürüyor.

Liberaller doğal olarak bu miladı sosyalizmin sonu olarak nitelendiriyorlar.

Solcular ise bir garip savunma halindeler. Duvarın yıkılmasının, mutlak bir hezimete değilse de, yalnızca şike sonucunda kaybedilen bir raunda işaret ettiğini dillendiriyorlar.

Hâlâ “kapansın el kapıları” noktasında olan arkadaşlar, belli ki Sovyet deneyimini otoriter ve faşizan olarak değil, sosyalist olarak nitelendiriyorlar.

Yoksa bu tavrı fanatik bir taraftarlıkla açıklamak mümkün değil. Çünkü ‘tuttuğu’ ideoloji ile yakından uzatan alakası olmayan ya da metamorfoz geçirip bambaşka bir forma kavuşan bir örneği sahiplenmek, hiçbir savunma stratejisinin mantığına uymaz.

Evet, karşı karşıya olduğumuz, yıllardır aynı yanlışlarda ısrarcı olunmasından kaynaklanan bir akıl tutulması.

Bir düşünün;

Aklı başında bir sosyalist, karşısına Kuzey Kore örneğiyle çıkıldığında, Kim Jung-il’in zalimliğine gerekçe bulmaya çalışır mı?

En azından Marksizm’in abc’sine ‘hâkim’ biri, Pol Pot’un ölüm tarlaları ortaya çıkartıldığında, bunun kapitalist devletlerin komplosu olduğunu söyler mi?

Hadi asgari tarih bilgisinden geçtik, vicdanı olan bir insan, Stalin’in paranoyakça gerekçelerle gerçekleştirdiği katliamları, savaş koşullarının mazur kıldığını savunabilir mi?

Bu memleketin solcularının azımsanamayacak bir bölümü ne yazıktır ki yukarıda sıraladığım sorulara evet yanıtını veriyorlar. Tıpkı Doğu Bloku ülkelerinde mevzua nostaljik bakan Sovyet gazileri gibi o günleri rahmetle anıyor, aynı kolektif delilik halinin halen yaşandığı ülkelerin diktatörlerine muhabbet besliyorlar.

Hal bu olunca da, kaybettikleri cephenin tesellisini bakın nerelerde arıyorlar:

“Yapılan araştırmalara göre, Berlin Duvarı’nın yıkılışının yıldönümünde, insanların kapitalizmde büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı ortaya çıktı.”

Demeyin ya. Bir musibet bin nasihatten iyidir ya, ondandır işte!

Peki, Kürtlerin özgürlük mücadelesinde önemli bir yeri olan ANF’nin abonelerine geçtiği şu başlığa ne buyrulur:

“Berlinliler duvarı özlüyor!”

Ne yapsak ki? “Kapitalistlerin ayak oyunlarıyla aklılarını başlarından aldığı kitleleri,” adam oluncaya kadar dünyadan tecrit edecek yeni bir duvar mı örsek?

Biliyorum, tablo şaka kaldırmayacak kadar vahim. Türkiye’de solun geniş bir kesimi, geçen yüzyılın pratiklerini, tüm insanlığın ortak birikimi olan evrensel değerlerin yerine kalıcı bir şekilde ikame etmiş durumda.

Koca koca insanların yan yana geldiği sol örgütlenmeler arasında, bölünmüş bir dünya hayalini halkların özgürlüğünün reçetesi olarak sunanlar var.

Yüzyılın sivil bütünleşme projesi olan Avrupa Birliği kriterlerinin, yıllardır mücadele ettikleri antidemokratik ve adaletsiz sistemi zayıflatmasındansa, ez cümle solun ödü kopuyor.

Halkını açlığa, sefalete ve korkunç baskılara mahkûm eden rejimleri, ‘onurlu duruş’ ve bağımsızlık gibi gerekçesiyle kapitalist sisteme yeğleyen akademisyenlere, sivil toplum örgütü aktivistlerine ve siyasi parti temsilcilerine de adım başı rastlamak mümkün.

Ve ne yazık ki bu zırvalıkları dillendirirken sürekli tüm solun ortak hesabından yediğini düşünemiyorlar bile. İşte görüyorsunuz, 1800’lerin ortalarında tüm dünyanın işçilerini ulusal devletlerine karşı ayaklanmaya çağıran Marksizm’in 2009 yılındaki bir taraftarı, enternasyonalizmin Marksizm’in alâmetifarikası olduğunu kanıtlamaya çabalıyor. Sayelerinde, Batılı solcular bırakın klasik teorileri tartışmayı, ‘otonomi’ gibi engin denizlerde kulaç atarken, bizler Baascı sosyalistlerin bile gerisinde nal topluyoruz.

Ne yapalım malzeme bu işte. Bu yüzden mücadeleye “Her şey büyük bir patlamayla başladı” noktasından başlamaya erinmemek gerekiyor. O halde öyle yapalım.

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki kendini solda tarif eden biri olarak, Berlin Duvarı’nın yıkılması beni ancak mutlu edebilir. Çünkü hiçbir şekilde, Doğu Almanya yurttaşlarını askerle, polisle, yasayla ve türlü ajitasyonla konservasyona tabi tutup, yetmiyormuş gibi bir de ülkenin orta yerine duvar ören o faşist rejimi sahiplenmiyorum.

Ve bu tavrımı hem teorik hem pratik olarak, Sartre’ın deyimiyle, en azından şimdilik gerçeğin ta kendisi olan Marksizm’le gerekçelendiriyorum. Diyalektik sayesinde de, duvarın altında kalanlar “Dünyanın bütün işçileri birleşin ve dünyayla ilişkinizi kesin” türünden Amish tarikatı önermelerini mırıldanırken, ben çağdaşlarım gibi “Dünyanın bütün insanları birleşin ve tüm duvarları yıkın” diye hecelemeye çalışıyorum.

Siz de yapın çok güzel oluyor.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT