Açılıma CHP Katkısı

25.11.2009 14:05

Muhsin Kızılkaya

Kürt açılımı nedir, diye soranlara en iyi cevabı, Meclis’te yapılan genel görüşme sırasında CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen verdi. Bundan sonra hiçbir Allah’ın kulu çıkıp, “Hükümetin Kürt meselesiyle ilgili ne yapmak istediğini anlamıyoruz” gibi bir cümle kurmaya hakkı yoktur. Bu ülkede yaşayan vicdan sahibi herkes, 13 Kasım 2009 tarihinden itibaren, eski diplomat Onur Öymen’in Meclis kürsüsünde ağzından çıkan Dersim’le ilgili sözleriyle birlikte Kürt açılımının ne olduğunu çok daha net anladı ve ona göre gardını almaya başladı. Şimdi soyutlama düzeyini biraz daha aşağı indirip Kürt açılımını bir tek cümleye indirgemek mümkün:

Kürt açılımı, “buz tutmuş resmi yalanların”, saklandığı “tunçtan” kasaların içinden çıkarılıp madara edildiği bir yeni dönemdir.

Bu yüzden hepimiz Onur Öymen’e minnettarız. Sağ olasın, var olasın! Üç aydan beri Deniz Baykal’ın ilmek ilmek ördüğü, geceleri yatarken bile “oh nihayet onları en zayıf noktasından yakaladım, bölücülük yaftasını ömür boyu boyunlarına astım” diyerek keyifle uykuya daldığı, uyanır uyanmaz kaldığı yerden sürdürdüğü politikasını tek bir cümleyle yerle bir ettiğin için minnettarız sana.

Başbakan Erdoğan, Deniz Baykal’la gece gündüz görüşseydi, hükümet CHP’nin politikasını kendisine yol haritası olarak seçseydi, CHP Meclis grubuyla bu projenin arkasında dursaydı, Baykal il il, kasaba kasaba dolaşıp kanın durmasının ne kadar hayati bir şey olduğunu vatandaşlara anlatsaydı, yine de “açılıma” Onur Öymen’in yaptığı “katkının” yarısını bile yapmamış olurdu.

Şeytan azapta gerek!

Bazen böyle olur işte. Kendi elinle kurduğun dünyayı kendin yıkarsın, son anda farkına varır, yanlış yaptığını anlarsın ama artık örnek olayımızda olduğu gibi iş işten geçmiş, kalası, tahtayı, çiviyi alan Munzur’un üstüne köprüyü inşa etmiş bölük bölük, müfreze müfreze leşkeri karşıya geçirmiş, kan kokusu her yeri sarmıştır. Artık çok geç, son pişmanlık fayda vermez, kendi düşen ağlamaz.

En iyisi bırakalım, şeytan azapta gerek!

Orası öyle de, bu mesele öyle bırakılacak bir şey değil. “Ama siz de çocuğun üstüne fazla gittiniz, özür diledi ya” diyen Oktay Ekşi bile artık kurtaramaz o kirli tarihi. Bir kere “tunç kasalar” açıldı, anılar sökün etti. 70 yıldan beri yasaklanmış anılar bağışlamaz belleklerden fırladı dışarı. Bu toprakların tarihi boyunca şahit olduğu en büyük mezalimlerden biri olan Dersim katliamının laneti gelip cellatlarının yakasına yapıştı. Durup kaçamazlar. Artık eskiden olduğu gibi kurdukları düzenin insan hayatından daha kıymetli bir şey olduğunu hiç kimseye anlatamazlar. Artık hiçbirimizi GDO’lu vatandaş yapamaz, “ıslah” edemezler, yetmiş yılda o kadar çok “haşarı” çocuk yetişti ki... Artık arkasına saklandıkları hiçbir “kutsal”, yarattıkları o kanlı tarihi haklı gösteremez hiç kimseye.

Herşeyi anlatan cümle

Alın modernizminizi başınıza çalın şimdi! Bize hafızamız yeter! Çünkü tarihte hiçbir zulüm, hiçbir katliam, hiçbir kırım, hiçbir vahşet hafıza denilen Tanrının insana bahşettiği o büyük silahtan daha güçlü değildir. Toplumların hafızaları karşısında hiçbir diktatör, hiçbir ceberut yönetim, hiçbir kendini Tanrı gören anlayış duramamıştır şimdiye kadar, bundan sonra da duramayacak.

İşte Onur Öymen, bütün bunları anlamamıza yol açtı. Kurduğu bir cümleyle büyük bir deprem yarattı, ama yarattığı depremin enkazının altında şimdiye kadar bize korkuyla, yıldırmayla, tehditle öğrettikleri, canlarından çok sevdikleri resmi ideolojilerinin kalacağını hesaplayamadı.

‘Dersim’i ıslah’ planını hazırlayan ve yürüten İsmet Paşa, katliamdan kurtulanların torunlarının en çok itibar ettikleri devlet adamı oldu. 1950 seçimlerinde CHP hemen her yerde seçimi kaybederken bir tek Dersim’de kazandı. Ondan sonra da Dersim CHP’nin kalesi oldu. Ne dersiniz, “Stockholm Sendromu” demek mümkün mü bu duruma?

Bundan yetmiş bir sene önce, o derin vadilerde, o dipsiz yarlarda, o coşkun akan ırmakların kenarında, duman ve ateş içinde, Çağlayangil’in deyimiyle “fare gibi zehirledikleri” çoluk çocuğun, kadının, yaşlının her nasıl olduysa hayatta kalmış torunlarını, onların çocuklarını toplu halde katilleriyle yüzleştirdi. Şimdi o masum, munis gözler, katilin kin ve öfke saçan, kanlı, kıpkırmızı gözlerinin içine bakıp, “Dedeleri” Seyit Rıza’nın duaya benzer Zazaca sözlerini tekrarlıyor:

“Evladı Kerbela’yım. Bê gunehim!

Eybo, zulmo, cinayeto!”

Son kez aldatıldı!

Oysa görüşmeye çağırmışlardı yaşlı Rızo’yu. Kırkmerdivenler geçidini aşıp Erzincan’la Ovacık arasındaki Alibey Köprüsü’nde durdurdu onu askerler. Yanında iki adamı vardı, bir katıra binmişti. Uzaktan birisi tanıyıp vurmasın diye yüzünü örtmüştü bir kefiyle. “Dur” dedi asker, “kimsin?” “Bir yolcuyum” dedi. Adını sordu nöbetçi, “Rızo” dedi. Kimse Seyit Rıza’yı beklemiyordu. “Yüzünü aç” dedi asker. Açtı, yaşlı bilgenin her duvara yapıştırdıkları resmi, şimdi canlı duruyordu neferin karşısında. Alıp götürdüler Hükümet Konağına. Gazeteci Ali Kemal’i linç ettiren, Koçgiri fatihi Sakallı Nurettin’in yaveri ve aynı zamanda damadı Abdullah Alpdoğan Paşa’nın huzuruna götürecekler sanıyordu, ama aşağıya, bodruma indirdiler. O andan itibaren “aldatıldığını” anladı, sorulan hiçbir soruya cevap vermedi, her defasında “neden isyan ettin?” diye sorduklarında, idama götürülünceye kadar sadece tek bir söz çıktı ağzından:

“Kırılan testi, dökülen sudur.”(Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları, Tedip ve Tenkil, Evrensel Yayınları, s.289)

Darağacına “rap rap” diye yürüdü, çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi. Bu kadar soğukkanlı olmasının nedeni, bundan ötesi yoktu. Kısa bir süre önce, küçük oğlu Reşik Hüseyin’i gözlerinin önünde ipe çekmişlerdi. Cıvan oğlu bıyıkları yeni terlemiş, on yedi yaşında filinta gibi bir çocuktu. Gece yarısı uyandırdıklarında derin bir uykudaydı çocuk. Telaşlandı, Rızo oğlunu sakinleştirdi, telaşlanacak bir şey yok, mahkemeye gidiyorlardı. Elektrik verilmediği için şehir kör karanlıktaydı. Cellatlar görsün diye darağaçlarını araba farları aydınlatıyordu. İdama götürülen yaşlı adamların yanında oğulları vardı; Rızo oğlu Hüseyin, Yusufan aşiretinin reisi Kamer oğlu Fındık ile kelepçelenmişti. Son dilekleri elbette oğullarının ölümünü görmemekti. Ama cellatları, onlara acının en büyüğünü yaşatmaya azimliydi. Rızo en küçük oğlu Hüseyin’e çok düşkündü. Yalvardı, “Ne olur, beni oğlumdan önce asın” dedi. Kamer Ağa’nın da son dileği aynıydı. Ama onlara kulak asmadılar. Küçük oğullarını babalarından önce astılar. Son demlerinde, bir insanın görüp göreceği en büyük acıyı, evlat acısı yaşattılar onlara. Şeyh Sait ve Seyit Abdülkadir Geylani’yi de bir süre önce Diyarbakır’da böyle asmışlardı.

Olmayan isyanı bastırdılar

75 yaşındaki Rızo’nun yaşını tutanaklara 58, 17 yaşındaki oğlununkini 21 diye geçirdiler; 65 yaşının üstündekiler ve 18 yaşının altındakiler idam edilemiyor evrensel hukuka göre.

(Oysa 1937 yılında Dersim’de bir ayaklanma falan olmamıştı. 1935’ten itibaren Dersim bölgesini “ıslah” etmeye karar vermiş olan rejim, Şeyh Sait isyanındaki tavrı nedeniyle o bölgeye bir ders verme kararını çoktan almıştı. İş makineleriyle bölgeye giden devlet köprüler inşa ediyor, binalar dikiyordu. Şapka devrimine harfiyen uyan Dersimliler beyaz “derpî û kiras”ların üstüne (bu yüzden “beyaz donlular” diyorlardı onlara) fötr şapkalarını giymiş, bölgelerine medeniyet getiren devletin yanında çoğu zengini müteahhit rolüne soyunmuştu bile. Oysa yapılmakta olan okul binası sandıkları bina karakol olacak, hayatlarını kolaylaştıracak sandıkları köprüler, askerlerin rahatça geçmesine yarayacaktı. Alt yapı hazır, iş isyana kalmıştı. Onu da yaptırdılar, olmayan isyanı, isyan diye gösterdiler.)

Lider idam edildi, isyan bitti değil mi? Hayır öyle olmadı. Kış bastırmıştı. Uzun bir hazırlık dönemi gerekiyordu. “Tedip ve tenkil” bitmemişti. “Bakalım bir daha yapıyorlar mı?”nın sağlaması yapılmalıydı. Dersimliler, Seyit Rıza idam edildiğine göre artık kimsenin kılına dokunmayacaklar diye düşünüyorlardı, çünkü onlara öyle anlatılmıştı. Ama İsmet Paşa kararlıydı, “Dersim sonuna kadar susturulacaktı.” Bütün bir kış hazırlık yapıldı, bir kitapçık yazıldı, “Tunceli bölgesinde eşkıya takip hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında kılavuz” adını taşıyan “talimatname”de yıkım, yakma ve yok etme belirli kurallara bağlanıyordu:

“Bir dam (ev, ahır, samanlık) içine sığınıp direnen eşkıyayı imha için, yakından kuşatılmalı, pencere ve bacadan bomba atılmalıdır. Damlar, taş ve topraktan ibaret olup, yalnız tavan direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstündeki bir kısım toprak atılarak, ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe veriler. Kapısından içeriye odunlar yığılarak, yangın genişletilir.”

(Ahmet Kahraman, age, s.308)

Dersim’e medeniyet dersi!

Hazırladığı planı uygulamaya vakti olmadı İsmet Paşa’nın, parti içi mücadele onu iktidardan düşürdü, plana uygulama işi Başbakanlığa getirilen Celal Bayar’a düştü. (Rastlantıya bakın. 75 yaşındaki Seyit Rızo’nun yaş haddi onu idamdan kurtarmadı, ama aynı yaş haddi Celal Bayar’ı 23 sene sonra ipten döndürecekti.)

Önce, hayatlarında hiç uçak görmemiş Dersimlilerin taktığı adla “Kemal’in demir kuşları” yol açtı piyadeye. Sabiha Gökçen ilk Türk kadın pilot olarak oturuyordu kabinde. (İlk Türk kadın pilotu demek yetmez, dünyanın ilk kadın savaş pilotu dememiz gerektiğini hatırlatıyorlar şimdi de bize.)

Ve 1938 baharı ürkek filizlerini yeryüzüne saldığında Munzur eteklerinde, Dersim’e “medeniyet” getirmeye azimli “beyaz adamlar” daldılar köylere.

O yaz yılanlar bayram etti. O yıl, “yılan yılı” olarak kaldı hayatta kalanların hafızasında. Yılanlar sever kan kokusunu, kan çeker onları. Her yer yılan kaynadı; bir de kurtlar, sırtlanlar, leş kargaları coşkusuna eşlik etti yılanların. Yırtıcı hayvanlar insan cesetlerinin çürümesine izin vermedi.

Bazı insanların başına ödül kondu. Kelle avcıları türedi her yerde.

‘Pülümür’ün yaşsız kadını’

Ordu birlikleri yanında Seyit Rızo’ya karşı savaşmış Pülümür’ün (Sahi, rahmetli Ecevit’in “Pülümürün Yaşsız Kadını” diye bir şiiri vardı, bir zamanlar pek revaçtaydı, “bir hititliydi o bir selçukluydu / bir ermeniydi bir kürttü / bir türk” diye uzuyordu.) Şihan köyünden Elê anlatmış hikayeyi gazeteci Ahmet Kahraman’a:

Kadınları bırakıp erkekleri birbirine sicimlerle bağlayıp götürüyorlar. Gidenler geri gelmeyecek bunu biliyorlar. Ama köylüler biraz rahat, ne de olsa devlet yanlısı olarak biliniyorlar. Bir süre sonra durumun vahameti ortaya çıkıyor, hepsini öldürmeye götürüyorlar. Baba Dursun oğlu Kamer’e, “ben yaşlıyım, kaçamam, sen ilk fırsatta kaçmaya bak” der. Bir süre sonra Kamer teşaşüre gitmek istediğini söyler askere. Asker de onu çözer, sağ tarafı uçurum, Kamer elleri çözüler çözülmez yardan atar kendini, dağ insanı, her yeri avucunun içi gibi biliyor. Askerler arkasından ateş eder, ama Kamer çoktan ormana karışmıştır. Bir süre sonra Kamer’in başına ödül konur, her yerde onu arıyorlar.

Bir süre sonra dağda bir garibana rastlıyor askerler. Adını soruyorlar, “Dursun oğlu Kamer” diyor gariban. Askerler sevinçten keplerini havaya atıyor, “Yaşasın zengin olduk” diye. Hemen oracıkta adamı öldürüp kellesini garnizona götürüyorlar. “İşte aranan Dursun oğlu Kamer’in kellesi” diyorlar. Beş bin lira mükafat alıyorlar. Ama öldürdükleri adam aradıkları Kamer değil, tesadüfen adı ve babasının adı benziyor Kamer’inkine. Kamer, 1943 yılında ilan edilen affa kadar dağda yaşadı, sonra indi düze.

Ölümden kurtulanlara da göç yolları göründü. Sürgüne gittiler. Yük vagonlarına doldurdular; “Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu” diye şiirleştirdi o macerayı kendisi de bir sürgün olan Cemal Süreya. Gidiş bir de Yeni Türkü’nün bir şarkısına konu oldu çok sonra. Sözlerini Murathan Mungan yazdı, “Söyleyin dağlara rüzgara/ Yurdundan sürgün çocuklara/ Düşmesin kimse yılgınlığa/ Geçit vardır yarınlara” diyordu kudretli şair; hemen hemen hepsi bu kadar, gerisi bıçak işlemez bir kör karanlıktır.

Dersim katliamından artakalanlar ve onların çocukları uzun yıllar hiç konuşmadı bu hadiseyi. Konuşurlarsa eğer aynı vahşeti tekrar yaşamaktan korktular belki de. Vahşetin romanı da yazılmadı Türk edebiyatında, ama suskunluğun romanı yazıldı, Sema Kaygusuz “Yüzünde Bir Yer”de anlatmaya çalışıyor o suskunluğu... Çok sonra çıktı bazı tanıklar, Munzur çayını tıkayan cesetlerden, biriken suya yol açılsın diye ormandan kesilip suya atılan kütüklerden bahsetti bazıları. Bazıları da, tıpkı Muhsin Batur gibi anılarını yazarken, “Okuyucularımızdan özür diliyor, yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” dedi.

Stockholm Sendromu mu?

Eğer Onur Öymen, Meclis kürsüsünde oradaki anaların gözyaşlarına bakmayan Atatürk’ün tavrından bahsetmeseydi, belki Dersimliler daha uzun süre cellatlarıyla bu kadar kolay yüzleşmeyecek, biz de bu hadiseyi bu açıklıkta konuşmayacaktık. Yazının başında Öymen’in sözleriyle “Kürt açılımına” katkısından bahsederken, söylemeye çalıştığım buydu.

Ama bütün bu vahşetten sonra bir de ironi çıktı ortaya. “Dersimi ıslah” planını hazırlayan ve yürüten İsmet Paşa, çok sonraları nedendir bilinmez, katliamdan kurtulanların torunlarının en çok itibar ettikleri devlet adamı oldu, en değer verdikleri politikacı unvanını kazandı. Örneğin 1950 seçimlerinde CHP ve dolayısıyla İsmet Paşa hemen hemen her yerde seçimi kaybederken, bir tek Dersim’de kazandı. İsmet Paşa yaşadıkça Dersim’de başka hiçbir partinin şansı olmadı. Ondan sonra da Dersim hep CHP’nin kalesi olarak kaldı.

Ne dersiniz, “Stockholm Sendromu” demek mümkün mü bu duruma?

muhsink63@gmail.com

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim