1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Açılım ve 2 doçent... Bulgar profesöre bak, gör hâlini!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Açılım ve 2 doçent... Bulgar profesöre bak, gör hâlini!

A+A-

Geçenlerde Sabah gazetesinin manşetinde bir haber vardı... “Tarihî komedi... Antik dönem yazısı, Türk çobanın çıktı” başlığı ile verilen haber özeti şuydu:

Bulgar Profesör Nikolay Ovçarov, antik kent “Perverikon”da yaptığı kazı ve incelemeler esnasında “üzerinde yazı bulunan bir taş”a rastlar... Bu “üzeri yazılı taş”ın milattan sonra 4. ve 6. yüzyılı kapsayan “geç antik döneme ait” oldğuunu düşünen ve “şehvet” derecesinde sevince kapılan Bulgar Profesör Nikolay Ovçarov, bu sevinçle bir basın toplantısı düzenler... Amacı, bu “büyük keşif” konusunda dünyayı haberdar etmektir... Basın toplantısı esnasında; bulduğu taşı gazetecilere gösterip der ki; “İşte Perperikon’da bulduğum taş... Bu taş, geç antik döneme aittir!.. Üzerindeki yazı da, kentin tarih boyunca aldığı isimlerden biri olabilir!”
Toplantıya katılan Türk kökenli gazetecilerden biri; “Ben çokaz Türkçe biliyorum ama...” deyip ekler; “Taşın üstündeki yazı, sanki Türkçe’ye benziyor gibi!..”
Bulgar Profesör öfkelenir!..
“Biz çözemedik, sen iki dakikada nasıl çözdün?!?”
Türk kökenli foto muhabiri, zaten “çok az Türkçe bildiği için” olayın üzerine gitmez ve konu kapanır!..
Mı acaba?..
HER TAŞ, ANTİK DEĞİLDİR!
Hayır, Kırcaali bölgesinde yayın yapan Yeni Hayat gazetesi editörü Nahit Doğru, Bulgar profesörün “antik kente ait” dediği yazının, gerçekten “Türkçe” olduğunu ve taşın üzerinde “Niyazi Kazım” yazdığını görür!..
Yine de emin değildir...
Durumu netleştirmek için “epigrafi” yani “yazı bilimi” konusunda otorite olan bir “Prof.”a gösterir yazıyı...
Uzman profesör der ki;
“Söz konusu taşta, Türkçe olarak Niyazi Kazım yazmaktadır!”
Gazete araştırmalarına devam eder...
Öyle ya, kimdir bu Niyazi Kazım?..
Derken; taşın üzerindeki yazının yıllar önce bölgede çobanlık yapan Niyazi Kazım tarafından yazıldığını tespit ederler... Kazım’ın 1989 yılında yaşanan göçten önce bölgede çobanlık yaptığı ve sürüsünü tarihi kent kalıntıları arasında otlatırken can sıkıntısı sebebiyle bulduğu bir taşın üzerine adını ve soyadını kazıdığı belirlenir... Böylece “tarihi yazı” tartışmalarına da son nokta konulmuş olur!..
Ve, hikâyenin sonu: Efendim, “Jivkov zulmü”nden kaçıp Türkiye’ye gelen Niyazi Kazım, şu anda 54 yaşındadır ve İzmir’de yaşamaktadır!..
.........
Peki, bu hikâyeden çıkarmamız gereken sonuç ne olmalıdır?.. Bu hikâyeden kim, nasıl bir “ders” almalıdır!..
Bence, bu hikâye de gösteriyor ki;
İnsanlar, uzmanı oldukları konularda bile “önyargı”dan uzak durmalı ve kesinlikle “fetişizm”e varan bir “şehvet” içinde olmamalıdır!..
Görüyorsunuz işte;
“Bilimsel şehvet”le hareket eden Bulgar profesör, bir taşın üzerine “Sazan gibi atlama”nın bedelini ağır ödemiştir!..
Dünya tarihine “buluş”la geçmeyi hesaplarken, “gülüş”le geçmiştir!.. Adını “bilim” dünyasına değil “komedi” dünyasına yazdırmıştır!..
“Antik” derken, “dandik” olmuştur!..
İHANET DEĞİL, KARDEŞLİK PROJESİ!
İyi de, bu hikâyeye ben niye bu kadar geniş yer verdim, niye bunca ayrıntıya girdim?..
Girdim, çünkü Bulgaristan’da bulunan “tarihî eser” konusu nasıl bir “tarihî komedi”ye dönüşmüşse, Türkiye’de atılan “tarihi adım” konusuna gösterilen “tepkiler” de, “tam bir komedi”ye dönüşmek üzere!.. Hem de, “karga”ların bile münasip yerleriyle gülecekleri bir komedi!..
Malûm; adına kâh “Kürt Açılımı” kâh “Demokratik Açılım” denilen bir girişim başlatıldı... Evet, “tarihi bir adım” atıldı, “barış” adına “tarihi bir fırsat” doğdu.
Amaç, “kan ve gözyaşını dindirmek.”
Öyle diyordu Başbakan Erdoğan;
“Yozgat’taki anne ile Hakkari’deki anne, oğullarının mezarı başında Yasin ve Fatiha okuyorsa, bu ülkenin insanı aynı Kıble’ye yöneliyorsa, bunu iyi tahlil etmek gerekir.”
Ne demektir bu?..
Sormaya/sorgulamaya devam ediyor Tayyip Bey;
“Eğer Türkiye enerjisini, bütçesini, kazanımlarını, bütün bunların ötesinde huzurunu, refahını, gencecik fidan gibi delikanlılarını teröre kurban etmeseydi, Türkiye son 25 yılını terörle, çatışmayla, olağanüstü hal ile faili meçhullerle, boşaltılan köylerle, üzerine ay-yıldızlı bayrağımızın örtüldüğü tabut görüntüleriyle heba etmeseydi, bugün nerede olurdu?
Eğer sorun daha ortaya çıkarken fark edilip gerekli tedbirler alınabilseydi, eğer mesele büyümeden çözüme kavuşturulsaydı, onbinlerce insanımız hayatını kaybetmeden, onbinlercesi yaralanmadan ve yüzbinlercesi mağdur olmadan bu mesele suhuletle çözülmüş olsaydı bugün Türkiye nerede olurdu?
Ne oldu, nerede yanlış yapıldı?
Nerede yanlış politikalar uygulandı, nerede yanlış tavırlar sergilendi?
Bizim binlerce yıllık dostluğumuzun, akrabalığımızın, kardeşliğimizin kopacağına, çökeceğine, çürüyüp bozulabileceğine kim nasıl inanma cüretini gösterdi de aramıza nifak tohumları ekme gayretine girdi?
Bu iş bu kadar kolay mı?
Binlerce yıldır bir arada yaşayan, kız alıp kız veren, birbirine akraba olan, birbirine kardeş olan, et ile tırnak haline gelen Türk’üyle, Kürt'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Boşnak'ıyla, Gürcü’süyle birbirinden ayırmak, birbirine düşman eylemek mümkün müdür?”
ORTADA FOL YOK, YUMURTA YOK AMA!
Dikkat ederseniz, Tayyip Bey bir “fotoğraf” koyuyor ortaya... Ama o fotoğrafta “ayrıntı” yok!.. Yani, “kardeşliğin yeniden tesisi için yapılması gerekenler”e dair en ufak bir ipucu, en ufak bir işaret yok!..
Sadece ve sadece bir “iyi niyet” var... İsteniyor ki, bu sorun çözülsün!.. İsteniyor ki “Mehmetçiğin kanı, anaların gözyaşı” dursun!..
Peki, nasıl olacak bu?..
Dedim ya, “ayrıntı” yok!..
Ayrıntılar, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen “ziyaret”lerden, kurulacak “diyalog”lardan ve sağlanacak “mutabakat”tan sonra belirlenecek!..
Şu anda yapılan, “nabız yoklama” ve “teklif alma” turlarıdır!..
Öyle sanıyorum ki;
“Siyasi partiler” ve “STK temsilcileri”yle yapılan görüşmelerden sonra, onların da vereceği “katkı”larla bir “paket” hazırlanacak, o pakette “çözüm önerileri” bulunacak!..
Asıl “tartışma” bundan sonra başlayacak...
Kimileri elbette “kabul edilemez” diyecek, kimileri de “olabilir” diyecek!..
Ama, başını MHP’nin ve CHP’nin çektiği zihniyet; daha dereyi görmeden paçaları sıvamaya, “sürecin önüne set çekmeye” başladı!..
“Bu ihanettir!.. Bizim kapımıza gelmeyin!”
İyi de, n’ooluyoruz beyler?..
Daha “ortada fol yok yumurta yok”ken bu ne hiddet, bu ne celâl?..
Bunun adı, “önyargı”dır!..
Bunun adı, “siyasal şehvet”tir!..
Korkarım ki;
Bulduğu taş ve üzerindeki yazıya “bilimsel bir şehvet”le bakıp, o taşın “antik” olduğunu söyleyip, “dandik” durumlara düşen Bulgar profesör gibi; “doçent” unvanlı Baykal ve Bahçeli de, “siyasal şehvet”lerinin sonunda “komik” duruma düşeceklerdir!..
Çünkü, bu “açılım paketi”nin içinde; iddia ettikleri gibi ne “Öcalan’a af” vardır, ne de “teröristlere kucak açma!”
“Açılım”ın tek bir amacı vardır;
“Ölüm”lere ve “zulüm”lere son vermek!..
Ve bir de, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın dün görüştüğü TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun dediği gibi; insanımızı “ekmek, hürriyet, emniyet” tercihinden kurtarmak vardır...
Çünkü insanımız, yıllar yılı bu “tercih cenderesi”nde sıkışıp kaldı... Ona “ekmek” verip, “hürriyet”ini aldılar!.. Ya da “hürriyet” verip, ekmeğini!..
Çoğu zaman da “önce emniyet” deyip ekmeğini de aldılar elinden, hürriyetini de!..
Oysa insanımız, her üçüne de lâyık!..
Hem ekmeğini yiyip, karnı doyacak, hem de hürriyet ve emniyet içinde yaşayacak!..
Biri, diğerine tercih edilemez!..
SAPTIRMA, ÇARPITMA VE HAKARET!
Gelin, görün ki;
¥ “Çözümsüzlük”ten nemalanıp, terörün rantını yiyenler, bu sürece karşı çıkıyor!..
Hem de “neye karşı olduklarını bile bilmeden!”
Sahi, neye karşılar bunlar?..
“Ortada fol yok, yumurta yok”ken, henüz bir “paket” de açıklanmamışken, atılan “adım”ın neresine karşılar?..
Düşünebiliyor musunuz;
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Muş, Bitlis, Tatvan ve Ahlat’ı ziyaretinden sonra sarfettiği; “Ahlat, Malazgirt, Kars’ta Ani, böyle tarihi mekânlar bu toprakları bize yurt yapanların giriş kapılarıdır. Restore etmeliyiz. Tarihçiler daha çok araştırmalı. Türkiye’ye aidiyet duygusunun güçlenmesinde böyle şeyler önemlidir! Ahlat, Malazgirt bizim mirasımız. Bizans da bizim mirasımız. Kutadgu Bilig ve Dede Korkut gibi Mem-u Zin de bizim mirasımız” sözlerini alkışlaması gereken bir MHP kurmayı, konuşmadaki “Ahlat, Malazgirt” veya “Kutadgu Bilig ve Dede Korkut” ifadelerini yok sayıp, içinden “cımbız”la seçer gibi “Bizans” kelimesini seçiyor ve fütursuzca hakaret ediyor Cumhurbaşkanı’na;
“Sen Bizans Tekfuru musun?”
Artık, böyle bir “kafatası”na, bu kafatasının içindeki böyle bir “ağız”a ve bu ağızdan dökülen böyle bir “salya”ya gülünmez, sadece acınır!..
Yazık... Bu “milliyetçilik fetişizmi” ile bu “muhalefet şehveti” ile nereye gidecek bu adamlar?.. Hangi sorunu, hangi reçeteyle çözecekler, “bir, beraber ve huzur içinde yaşama”yı nasıl sağlayacaklar?..
CHP’NİN 16 YIL ÖNCEKİ RAPORU
Ya CHP’ye ne demeli?.. Evet, bugün “açılıma kapalı” olduğunu deklâre eden ama 1993 yılının Mayıs ayında “Değişimin Gücü” başlıklı rapor hazırlayıp, o raporda “Kürt Sorununa Demokratik Çözüm”den söz eden CHP’ye?..
O CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal ki; o zamanlar Meşrutiyet Caddesi’nde bulunan Ankara İl Binası’nda “tam 3 saat 15 dakika” konuşup demiş ki;
“Farklı etnik kökenlerden gelen toplulukların ulusal bütünlük içinde kendi kimlik ve kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri, demokrasinin özünü oluşturan evrensel ilkelerden biridir.
Kürt sorununun çözümü, köklü demokratik açılımlarla birlikte ele alınmalıdır. Bu açılım, etnik grupların dil ve kültürlerini koruma ve geliştirme haklarının, kendi dillerinde radyo ve televizyon yayını yapabilmelerini, gazete ve dergi yayınlayabilmelerinin, özel okullar, araştırma enstitüleri ve benzeri kurumlar kurabilmelerinin güven altına alınmasını da kapsamaktadır.
Türkiye, değişik etnik kökenlerden gelmiş tüm insanların kardeşçe ve barış içinde yaşayacağı bir ülkedir.”
Dahası da var... Bunları söyleyen Baykal, “itiraz” eden bir CHP’liye “kapıyı” gösterip demiş ki; “İşine gelirse kalırsın, işine gelmezse gidersin!”
Nereden, nereye?..
Dün böyle bir “söylem ve eylem” içinde bulunan Baykal, bugün “MHP ile paralel” hareket ediyor, iyi mi?!?..
Her zaman diyorum ya;
Demirel’le başlayan “Dün dündür” felsefesinin günümüzdeki temsilcisi maalesef Bay Baykal’dır!..
Ne olurdu sanki;
Kapıyı kapatmayıp da “açılım görüşmeleri”ne katılıp, 16 yıl önce hazırlanan “rapor”daki “öneri”leri tekrar gündeme getirseydi!..
Ama, dedik ya;
Ahh o kör olasıca önyargı!..
O, kör olasıca muhalefet şehveti!..
Ne var ki;
Kameraların karşısına “şehvet”le geçenler, “gerçekler” ortaya çıktığında; rahmetli Özal’ın deyimiyle, “kıçlarının üzerine oturmak”la kalmazlar, bazen herkesi güldüren “komik” durumlara da düşerler!..
“Bulgar profesör”ün düştüğü gibi!..


“Onu elimizden devlet bile alamaz!!!”
Öyle derler ya; sürekli “gayrî ahlâkî işler” yapan insanlar için, “kırmadığı ceviz, yemediği halt kalmamış” derler ya; “Başkent Üniversitesi’nin rektörü” iken bugün “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nün yöneticisi” olmakla suçlanan Mehmet Haberal’ın da; “hükümeti devirmek” için görüşmediği kişi, talimat vermediği makam, çevirmediği dolap kalmamış!..
İşin enteresan tarafı şu: Mehmet Haberal, bir “tutuklu” olmasına rağmen, hâlâ yattığı “hastane”den faaliyetlerini sürdürüyor!.. Bir “kalp hastası” gibi değil, adeta bir “darbe ustası” gibi çalışıyor!.. Hiç kimse de; “Bu ne biçim hasta, bu nasıl hastalıktır ki, aylardır tedavi edilip de cezaevine konulamadı!” demiyor!..
Acaba niye?.. Mehmet Haberal, gerçekten hasta mıdır, yoksa “doktorlardan torpilli” mi?..
Kulağıma gelenler doğruysa, “kardiyoloji doktorları” diyesilermiş ki; “Bizim ideolojimz, Haberal’la örtüşüyor... Buraya; değil polisler, devlet gelse Mehmet Haberal’ı elimizden alamaz!”
Bu “duyum”un aslı var mıdır, yok mudur bilmiyorum... Bildiğim şu ki; Mehmet Haberal, “tam 4 aydır” yan gelip yatıyor!.. Merak ediyorum, “hastane”ler; “Ergenekoncuların yan gelip yattıkları” birer “lüks otel” veya “tatil beldesi” midir?!?..

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT