Abdulkadir Turan'ın Aldığı Ceza ve Bazı Sorular

03.09.2011 13:47

Bahadır Kurbanoğlu

Doğruhaber gazetesi yazarlarından Abdulkadir Turan'ın, 2003 yılından bu yana devam eden ve “örgüt üyeliği” suçlamasıyla hakkında açılan dava sonuçlandı. Yerel mahkeme ile Yargıtay arasında 4 yıldır mekik dokunan dosya, uzunca bir süre Yargıtay’da bekletildikten sonra geçtiğimiz Nisan ayında karara bağlanmış ve A.Turan “örgüt üyeliğinden” cezalandırılarak dava dosyası Yargıtay tarafından onanmıştı. Turan'ın yakın çevresine yönelik ifadelerinde "pek bir şey çıkmayacağını umduğu" davanın neticesi, Turan'ın beş yıla yakın bir zaman cezaevinde kalacağı anlamına gelmekte. "Örgüt üyeliği" suçlamasının ne anlama geldiğine ve ne türden delillerle bu "suç"tan insanların yargılanıp ceza aldıklarına gerek Hizbuttahrir, gerek el-Kaide, gerekse İhya-Der vb. davalardan aşinayız. Geçmişten bugüne sürdürülen gelenek biraz hız keserek de olsa güncelliğini koruyor. Kanunlar ve bu kanunların yorumlanma biçimi, bazen bir kermes, bazen bir seminer ya da basit bir dernek üyeliği üzerinden 5 ila 15 yıllık sürelerle takdir olunan cezalar alınmasına sebebiyet verebiliyor.

Bu çok somutmuş gibi görünen muğlak ve soyut ifade hedefe çok önceden konmuş insanları derdest edip özgürlüğünün sınırlanmasına rahatlıkla mesnet oluşturabiliyor. Yeter ki geçmişte bu isnada delil teşkil etmiş ve üzerinden cezalar yağdırılmış "örgüt mensupları"yla bağlantılı olduğu düşünülen insanların kurduğu dernek, yayınevi ya da basın organında faaliyet gösteriyor olun. Hatta İhya-Der davasında olduğu gibi il dışında ikamet ediyor olsanız ve sadece mezkur derneğin bir kermesine katılmış dahi olsanız -bu durumda bile- 7,5 yıllık bir cezaya mahkum edilebiliyorsunuz. Kurucu, yönetici, "önde gelen" konumunda olanların dışındakileri de yıldırma hedefine matuf bu keyfiliği önleyebilecek bir adalet mekanizması henüz bu "hukuk devleti"nde geçerlilik kazanmış değil.

Zararsız(!) bir sivil toplum örgütü olduğunuzu ispatlayabilmek için önce kurumsal geçmişinizi arşivlerden silmeniz, ardından sisteme yönelik eleştirel üslubunuzu gözden geçirmeniz, faaliyetlerinizi bir otokontrol mekanizmasıyla yavaşlatmanız ve aslında kimliğinizden mümkün mertebe sıyrılmanız ve görünürlüğünüzü ortadan kaldırmanız gerekmekte. Bunları yapamıyorsanız, totaliter bir ideolojinin savunucularının hışmına her daim uğrama hakkınız baki kalmakta. Bu durum da, sadece dosyalarınıza sıra geldiğinde (!) değil, onların arzuladığı bir takvimde gerçekleşmekte ve nihai sonuç da hukukun değil, konjonktür ve siyasal sürecin niteliğiyle alakalı olmakta çoğu kez.

Evi ve işi belli olmasına rağmen günlerce takip edilip “İstikbal’dan, Bellona’dan geliyoruz” diyerek ailesinin de bu vesileyle taciz edildiği Abdulkadir Turan'la HilalTV'de İhya-Der davasının hukuki ve siyasi yönlerini konuştuğumuz bir program esnasında tanışmış ve birkaç saat de kamera arkasında sohbet etmiştik. A.Turan bir gazeteci idi. Hatta ondan da önce yıllarca -28 Şubatların en koyu ikliminde bile- Ankara'da pekçok bürokratın çocuğunu emanet ettiği bir eğitimci. Eğitim alanına kazandırdığı kitapları da mevcuttu üstelik. Halim selim kişiliği, insanın sözünü kesmekten ürktüğünü belli eden hitabet tarzı ve kimseyi incitmek istemeyen bir mülayim kişiliğin dışa yansıyan ahlaki olgunluğuyla kanaldaki kardeşleri de etkilemişti.

Kürt sorununa ilişkin koyu sohbetimiz esnasında özellikle Kürt ulusalcısı seküler kesimlerin yıllardır üretegeldikleri literatürden müstarip olduğunu ve bu meyanda çalışmalar yaptığını ilk kez orada öğrenmiş ve hatta konuyla ilgili bir de kitabını hediye etmişti. Yıllardır Kürt tarihi, edebiyatı, sol-sosyalist, ulusalcı ve oryantalist kesimlerin kaynak eserlerini tetkik ettikten sonra bu eseri muhatap okuyucu kitlesiyle nasıl ve hangi şartlarda buluşturduğunun ayrıntılarını da büyük bir heyecanla aktarmıştı. Amacının Kürt kimliğinin seküler değerlerle değil, yıllar yılı İslamla harmanlandığını ve Kürt ulusalcısı seküler bakış açısının nasıl yalanlar, çarpıtmalar ve anakronizmler üzerine bir bilinç oluşturmaya çalıştığını da orada anlatmış ve mezkur çalışmaya emek harcamasının da en büyük sebebinin bu olduğundan bahsetmişti. Samimiyeti, medeni duruşu, konulara vukufiyeti beni hem etkilemiş, hem de heyecanlandırmıştı. Yaşanan onca tecrübeden sonra aklı selim, soğukkanlılık ve çözüme dair somut taleplerle süreci değerlendirebilen nadir insanlardan biriyle tanışmıştım o gün. Yazılarını daha önce takip etmekte, merakla okumakta ve programdan sonra da daha bir mercek altına almaya çalışmıştım. Bu anlamıyla zihni kapasitesini, birikimini, sürecin siyasal okumasını kavramaya başladığım günlerde aldığım bu haber doğrusu beni çok da şaşırtmadı. Nitekim kendisini de şu an (aldığı ceza ile birlikte) içine almış bulunan süreci önceden farketmişti A.Turan.

Tıpkı A.Turan gibi İslami camiaya kazandırdığı nitelikli eserleriyle bilinen besteci ve söz yazarı Yaşar Burak'ın da 2000 yılından bu yana devam eden davası kısa bir zaman önce sonuçlandı ve o da hakettiği düşünülen(!) bir cezaya çarptırıldı. “Kardeşlik Çağrısı” ismiyle bilinen grubun önde gelen ismi Yaşar Burak’ın davası ifade etmeye çalıştığımız yargının kadim reflekslerine bariz bir örnek teşkil etmektedir. İnsanların içinde bulunduğu hal, ilişkiler, ne yaptığı, ne söylediği çok da önemli görülmemektedir yargı mensuplarınca. Ceza vermelerine yol açacak küçük bir karine yeterli görülmektedir.  

Yine geçtiğimiz yıl içerisinde Doğruhaber gazetesi yönetmeni Fikret Gültekin ve yazarlarından Said Şahin’in Abdulkadir Turan gibi aynı suçlamalara dayandırılarak tutuklandığını da hatırlatmak gerekir. 2000'lerin başlarında açılmış olan bu davaların şimdilerde adeta sıraya konmuşçasına sonuçlandırılmaları ve sanki sürecin devam edeceği sinyalleri insanın zihninde bilinçli bir sürecin işletildiği intibaı oluşturmakta.

Bir program ardından birlikte olduğumuz iftarda Abdurrahman Dilipak da bu konuya değinmiş ve Ergenekon yargılamaları sürecinin dengelenmek istendiği şeklinde bir gözlemi olduğundan bahsetmişti. Ona göre de İslami kesimlerin bu davalar ve yargılama süreçleriyle törpülenmesi hedefinin daha da devam edebileceği ve başkaca çevreleri de zamanla içine alabileceği olasılık dışı değildi. 

Peki kimler, niçin ve ne adına bu dengeleme siyasetini gütmekteler? Bu bir intikam süreci mi yoksa palazlanmış yapıların sosyo-kültürel ve politik arenada şüpheli kılınmaları ve daha fazla alan genişletmelerine müsaade etmek istememekle mi alakalı? Birilerinin iddia etmeyi sevdikleri üzere 'Hükümete yakın çevreler, durumdan vazife çıkartarak radikal olarak gördükleri unsurların zayıflamasını/geriletilmesini mi umuyorlar?’ Yoksa yargı erki geçmişten gelen reflekslerini Ergenekon sürecine ilişkin hazımsızlığıyla birleştirerek beklenen şekilde mi davranıyor? Yani bu gelişmeleri doğal akışında mı okumamız gerekiyor? Peki daha düne kadar ağırlığından, hantallığından dem vurulan yargı neden şimdilerde mezkur çevrelere ilişkin harekete geçme kararı aldı?

Siyasi kehanetleri şimdilik bir tarafa bırakıp A.Turan'a dönersek, Turan'ın ceza almış olmasının şaşırtıcı olmadığından bahsetmiştim. Bu anlamıyla Doğruhaber çevresinin nitelikli kalemlerinden biri olan, Kürt sorununa ilişkin İslami kesimlerin muhatap alınmadığı bir sürecin neden sağlıklı işlemeyeceğini ifade eden ve çözüme giden yoldaki işaretlerin neler olması gerektiğini tutarlı delillerle sunmaya çalışan bir aklın susturulmak ve durdurulmak istenmesi çok da garip değil. Hatta iyi bir tercih(!) olduğu bile öne sürülebilir. A.Turan'ın yazılarında sürekli işlediği "Açılımın hataları" konusundaki detaylar da aslında bizlere bunun ipuçlarını sunmakta.

Sadece açılımla da ilgili olmayıp siyasetin, temelinde vahyi ahlak ve akıl olmadığı müddetçe sadra şifa neticeler vermeyeceği ve hatta küresel hegemonların da neden seküler yapılara bu derece müsamahakar ama İslami yapılanmalar karşısında acımasız ve tahammülsüz olduklarına ilişkin vurgularıyla da sadece İslami kesimleri değil, hükümet çevrelerini de gereğince uyarmaktaydı. Davanın bu şekilde sonuçlanmasının doğal akış sonucu olduğunu kabul etsek bile, A.Turan'ın kimliği, içinde bulunduğu kurum ve temsil ettiği misyonu düşündüğümüzde yukarıdaki soruları sormak da kaçınılmaz hale geliyor.

Her ne sebeple olursa olsun, hiçbir soru maruz kaldığı hukuksuzluk ve zulmün kınanmasının üzerini örtemez. Abdulkadir Turan'ın ailesine ve çevresine sabırlar dilemekle birlikte, iki noktanın da acizane hatırlatılması gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan ilki sayın Mehmet Göktaş’ın Turan'la ilgili yazdığı yazının başlığı. "Hep böyle mi olur Kürdün hapse girmesi?" şeklindeki bir başlığın meseleyi başka taraflara çekebileceği ve Mehmet hocanın da arzu etmediği bir takım hissiyatları gereksiz yere kışkırtacağı endişemi belirtmek isterim. Yazının içeriğinde varolan sitayişkar tutuma sebebiyet veren durumun da, aslında gazetenin konuyu gündemleştirirken bir parça atıl kalmasından kaynaklı olduğunu belirtmek isterim. Konunun detaylarıyla haberleştirilip haber sitelerine ve çeşitli medya organlarına gönderilmesi gerekirdi. Velev ki beklenen netice hasıl olmasa ve endişelerde yine haklı çıkılsa bile, en azından bir basın organı olarak Doğruhaber gazetesi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olurdu. Mesela ben bile yazıya konu olan bazı bilgileri, sadece şifaen ve tevafuken yaptığımız bazı sohbetlerden edindim.

Bu küçük hatırlatmanın kardeşane bir uyarı olarak alınacağından hiç şüphe etmediğim Doğruhaber mensupları, A.Turan'ın avukatlarının 'Uyum Yasaları' çerçevesinde bir hukuki süreci başlatıp başlatmayacakları ve buna ilişkin umutların varolup olmadığı hususunda da bizleri ve okuyucuları bilgilendirebilirlerse ziyadesiyle memnun oluruz.

Yakınlarına "Demek ki Kadir gecesini birlikte ihya etmek nasip olmayacak, o halde bana Kur'an-ı Kerim getirebilir misiniz" diye ricada bulunan Abdülkadir Turan'ın yaşamak zorunda bırakıldığı hukuksuzluk sürecinin tez zamanda belirecek bir umut ışığıyla son bulmasını arzu ediyor; İslami kimlik sahiplerinin bu türden yargılamalarla yıldırılamayacağını da, geçmişten ders almaya ve Allah(cc)tan korkmaya hiç niyeti olmayan bürokratik oligarşinin hizmetinde olanlara yine de hatırlatmak istiyorum.  

  • Yorumlar 19
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim