ABD'nin pişmiş aşına su katmak

21.05.2010 06:53

Cengiz Çandar

Türkiye ile Brezilya’nın başını çektiği İran ile ‘uranyum takası’nı öngören ‘Tahran Mutabakâtı’, imzalanmasından bir gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın
açıklamasıyla bir ‘kâğıt parçası’ durumuna düştü mü?
Hillary Clinton, ABD’nin Rusya ve Çin ile anlaştığını ve BM Güvenlik Konseyi’nden
İran’a ‘yaptırımlar’ konusunda bir karar taslağının dolaşıma sokulacağını bildirmişti.
İç politika hatırlatmasından hareket edersek, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ‘ıslak imza’ya ilişkin ‘belge’den ‘kâğıt parçası’ olarak söz etmesi ne kadar anlamlı ve geçerli olduysa, Amerikan Dışişleri Bakanı’nın açıklaması üzerine Tahran Anlaşması da o kadar ‘kâğıt parçası’ değerindedir.
Yani, değildir!
Gelinen nokta, uluslararası ilişkiler sisteminin Soğuk Savaş sonrası mimarisinde değişikliklerin gerçekleşmekte olduğunu koyması açısından ‘tarihi öneme’ sahiptir. Son üç gün içinde Amerikan, İngiliz, genel Batı ve Üçüncü Dünya basınında Türkiye-Brezilya’nın bir yanında, ABD’nin diğer yanında mevzilendiği İran üzerinde cereyan eden ayrılık konusunda sayısız yorum ve değerlendirme yayımlandı.
Bunlar arasında bir ‘ortak payda’, Türkiye ile Brezilya’nın ‘emerging powers’ yani yeni ‘yükselen güçler’ olarak inisiyatif aldıkları ve son birkaç gün içinde ortaya çıkan durumun ‘sistem’in ‘geleneksel büyük güçleri’ ile ‘yükselen güçler’ arasındaki ‘sürtüşmeye’ işaret ettiği.
Bu bakımdan, ‘Bu Türkler artık çok oluyor’ metaforu ile daha önce vurguladığımız durum, doğruluğunu ve gerçekliğini koruyor.
Asia Times gazetesi, manzarayı ‘BRIC ülkeleri’ne eklenen Türkiye’nin uluslararası sistemde ABD’ye bir ‘karşı-denge’ oluşturmasıyla açıklıyor. ‘BRIC ülkeleri’nden kasıt, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin.
Bu durumda, Hillary Clinton, ‘Rusya ve Çin’in ‘yaptırımlar’ konusunda desteğini aldıklarını açıklamış olmakla yalan mı söylüyor?
Doğru söylemiyor diyelim. Çünkü BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi ülkesinin tümü ABD’nin arkasında sıralanmış sayılmazlar. ‘Yaptırımlar’a ilişkin karar tasarısı, zaten Rusya ve Çin tarafından Washington’un arzuladığına oranla çok ‘sulandırılmış’ halde.
Kaldı ki, BM Güvenlik Konseyi’nin o ‘sulandırılmış’ karar tasarısını bile ittifakla geçirmesi imkânsız. Buna sadece Türkiye ve Brezilya’nın oy vermeyecek olması bir yana, Lübnan’ın oy vermeyeceği kesin gibi. Gabon, ayak sürüyor. Meksika, Amerika ile Brezilya arasında sıkışmış vaziyette ama ABD’nin cebinde değil.
Kısacası, BM Güvenlik Konseyi’nden ‘yaptırım’ kararı çıkacağı belli olmadığı gibi, Türkiye ve Brezilya’nın damgasını taşıyan ‘Tahran Mutabakâtı’ da Hillary Clinton öyle dedi, karar tasarısı Güvenlik Konseyi üye ülkelerine dağıtıldı diye ‘kâğıt parçası’ haline gelmiş değil.
Yani, bu ‘pilav daha çok su kaldıracak’...
***
Peki, Tayyip Erdoğan hükümeti Obama yönetimi ile ters düşmüş görüntü vermiyor mu?
Görüntünün ötesinde ters biçimde konumlanmış vaziyetteler zaten.
Bunun Türkiye’ye ‘faturası’ olmaz mı?
Brezilya’ya oldu mu? Olabilir mi?
Tahran Anlaşması imzalanmadan önce Amerikan basınında Brezilya konusunda ‘alarm zilleri’ çalıyordu. Sao Paulo çıkışlı bir New York Times yazısında şu satırlar özellikle dikkat çekiyordu:
“Brezilya, (İran’a) yaptırımlara etkisiz ve çatışmayı arttıracak özellik taşıdığı kanısında olarak karşı çıkıyor. Gelişen bir ülke olarak, Brezilya, kendi nükleer programını uluslararası baskılara direnerek savunmuş olduğu için İran ile kendisini dayanışma içinde hissediyor... Lula da Silva İran ile müzakereleri Amerikan hâkimiyetine karşı durmak ve Brezilya’nın uluslararası sahnede başlıca bir oyuncu olarak belirmesini mümkün kılmak için bir yol olarak görüyor.
Büyük ölçüde Brezilya’nın Güney Amerika’nın en büyük ekonomisi olmasına dayanan bu yeni rolde, (ülkesinde) son derece popüler olan Lula da Silva, ticaretten iklim değişikliğine,
geçen yıl Honduras’ta meydana gelen darbeden Washington’un Küba üzerindeki yıllardır süren ambargosuna uzanan yelpazede Amerika’ya karşı çıkıyor.”
Lula ya da Brezilya, bu siyasi duruşun faturasını ödüyor mu, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ya da Türkiye ödesin?
Unutmayalım ki, Türkiye, 2002’de 26. Sırada iken bugün dünyanın en büyük 16. ekonomisi. Bu sayede G-20 üyesi oldu. Yine bu Türkiye, Batı Avrupa ile Çin-Hindistan ekseninin bulunduğu jeopolitik koridorda, Rusya’nın güneyindeki coğrafi alandaki en büyük ekonomi. Dahası, 2023 yılında ‘Top 10’a, dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine girme iddiası taşıyor. Bu iddianın gerçekleşmesi 1 trilyon doların üzerinde gayrısafi milli hasıla demek. Bu da muazzam bir ‘enerji talebi’ni ve bölgesel istikrar ve güvenliği ifade ediyor.
Bunun dış politikaya izdüşümü ise:
1. Türkiye, küresel sistemin ‘orta büyüklükteki’ ve ‘yükselen’ güçlerinden biridir.
2. Böyle bir Türkiye’nin İran’a ‘yaptırımlar’ ve İran çevresinde bölgesel gerilimin tırmanmasından hiçbir çıkarı yoktur.
3. Böyle bir Türkiye’nin, ABD ile işbirliği ne ölçüde ‘ulusal çıkarları’na uygun ise, aynı şey ABD için de aynı ölçüler ve önem önceliği içinde geçerlidir.
***
Türkiye, Brezilya ile birlikte İran’ı ‘uranyum takası’na ikna etmek için harekete geçtiğinde, Obama’nın ‘İran’ın 1200 kilo düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumun bir seferde İran
dışına çıkarılması isteği’ doğrultusunda ve ABD’nin bilgisi içinde bu inisyatifi almıştı.
Ne Washington ve hatta ne de 5+1 ülkeler grubu, İran ile 2009 Ekim’inde varılamayan anlaşmanın aynısının Türkiye ve Brezilya sayesinde elde edilebileceğine inanmamışlardı.
Tahran Anlaşması, onlara ‘şok’ oldu. Ve ‘mızıkçılık’ yapıyorlar.
Obama’yı sıkıştıran işin bir de iç politika boyutu var. Senato ve Temsilciler Meclisi, İran’a
yönelik ağır yaptırımları öngören bir karar almak üzereydi. Obama, onun önünü kesmek için, BM Güvenlik Konseyi’nden daha hafif de olsa ‘yaptırım kararı’ çıkartmaya yöneldi.
İkincisi, Türkiye ile Brezilya’nın İran ile sağladığı ‘mutabakât’, İran’ın ‘uranyum zenginleştirme’ hakkını kabul ediyor. Bu, ‘ilkesel’ bir mesele; nükleer teknoloji tekelinin bir ülkeler grubunun elinde bulunmasına karşı çıkmak ile ilgili. Ancak bu konu ABD’nin ‘müzakere pozisyonu’nu zayıflatan bir özelliğe sahip.
Üçüncüsü, Obama yönetimi, nihayetinde İran ile pazarlığa oturup bir ‘nükleer uzlaşma’ sağlayabilmenin, öncelikle İran’ın ‘yaptırımlar’ yoluyla ‘cezalandırılması’ndan geçeceği kanısında. Silahlı çatışmanın önlenebilmesini ve daha da önemlisi, Amerikan iç politikasında kendi İran politikasının kabul görebilmesini BM Güvenlik Konseyi’nden ‘yaptırımlar’ı geçirmesine bağlı görüyor.
Tabii, BM Güvenlik Konseyi’nden İran yaptırımlarını geçirmek, ABD’nin ‘küresel liderliği’nin tescili olmuş olacak.
Hal böyle iken, Türkiye’nin hafta sonunda Tahran’da gerçekleştirdiği, Washington’un gözünde ‘pişmiş aşa su katmak’ olarak algılanıyor.
Olabilir.
Ama şu da bir gerçek: Uluslararası sistemin mimarisi ciddi şekilde elden geçmek, ‘revizyon’ görmek zorunda.
Türkiye’nin Brezilya ile yaptığı, başkalarıyla da birlikte yapacağı bu.
Karşı da olabilirsiniz, yana da.
‘Değişim’den yana ve karşı olanları görelim.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim