1. YAZARLAR

  2. Cenap Çakmak

  3. ABD'nin Ortadoğu ülkelerine silah satışının anlamı
Cenap Çakmak

Cenap Çakmak

Yazarın Tüm Yazıları >

ABD'nin Ortadoğu ülkelerine silah satışının anlamı

A+A-

Zengin ve tarihsel olarak ABD ile yakın ilişkiler geliştiren bazı Ortadoğu ülkeleri, son dönemlerin en büyük silah alımını gerçekleştiriyor.

Aralarında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt'in yer aldığı bazı Arap ülkeleri 2014 yılına kadar ABD'den 120 milyar dolarlık silah almayı planlıyor. Bu konuda çok sayıda ikili anlaşma imzalandı bile. Silah alımlarında Suudi Arabistan yaklaşık 70 milyar dolarlık meblağla başı çekiyor. Bu süreci nasıl açıklamak gerekiyor? Bu soru, özellikle daha çok taraflı bir diplomasi ve görüşmelere özel önem atfeden bir hareket tarzı vaat eden Obama'nın genel tavrı ile çok uyumlu olmadığı için önemli.

Alıcılar arasında aslında sahici bir güvenlik problemi yaşamayan ve finansa ve turizme dayalı bir model ile kalkınmayı tercih eden BAE gibi gerçek mucize ve başarı örneklerinin yer alması tabloyu daha da ilginç ve incelemeye değer hale getiriyor. Ne oldu da birdenbire Körfez ülkeleri, turizm ve finansa odaklı bir yaklaşımdan güvenlik endişelerini ön plana alan bir tercihe yöneldiler?

Meseleye silah alımı yapan ülkeler cihetinden bakıldığında biraz da abartılı bir şekilde algılanan İran tehdidinin etkili olduğunu söylemek mümkün. Ağır ağır bir bölgesel güç olma yolunda ilerleyen ve uzunca bir süredir bölgesel gelişmelerin çıkarlarına hizmet ettiği İran, önlenemez bir yükseliş içinde. Bu yükselişi açıklamak için birkaç nedenden söz etmek mümkün. Ancak en önemli etkenin paradoksal bir biçimde ABD'nin Irak'ı işgali olduğu açık. Şimdilerde artık iyiden iyiye tartışma konusu olan Şii hilali tehlikesini önceden öngöremeyen dönemin Amerikan yönetiminin taktiksel ve stratejik hataları İran'ın bölgede daha nüfuzlu hale gelmesine katkıda bulundu. Bölgenin gerçeklerinden bihaber, sadece askerî öncelik ve kaygılara dayalı işgal süreci İran'ın çıkarlarına hizmet etti. Bugün gelinen noktada ise artık önemli büyüklükte Şii nüfus barındıran baskıcı Arap ülkelerinde belirgin bir İran etkisinden söz ediliyor.

AMERİKAN GÜVENLİK ŞEMSİYESİ

Bu yeni durum ve biraz da İran'ın yönelttiği güvenlik tehdidinin abartılması, söz konusu ülkeleri ABD'ye eskisine oranla daha fazla yakınlaştırmış durumda. Böylesine abartılmış güvenlik tehdidi algısı ortamında bu ülke yönetimleri en rasyonel tercihin ABD'nin sağladığı güvenlik şemsiyesine güvenmek olduğu sonucuna varmış olmalılar. Bunun gerçekten yerinde bir tercih olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu olsa da bölge gerçeklerini yansıtması bakımından bir hayli ilginç bir noktaya işaret ettiği ortada. Öyle görünüyor ki, bölge ülkeleri kendi bölgelerinde siyasi inisiyatif alma yeteneklerine sahip değiller ve Amerikan manipülasyonuna son derece açıklar. Bunun bir sonucu olarak da tehdit algılamaları ve güvenlik öncelikleri ABD tarafından dikte ettirilebiliyor. Böylesi bir tabloda ABD'nin bölgedeki etkinliğinin görünür bir gelecekte belirgin bir biçimde devam edeceğini iddia etmek mümkün.

Amerika cephesinden bakıldığında ise genel olarak Ortadoğu ve özel olarak İran ile ilişkili kaygılarla baş etme konusunda ortada yeni bir tercihin ilk işaretlerinin verilmiş olması söz konusu. Obama yönetimi, İran kaynaklı tehdit algılamasına karşı tavır değiştirmiş gibi görünüyor. Bir kısım analistlerin yıllardır beklediğinin aksine bu algıya karşı askerî operasyon seçeneğine pek fazla bel bağlamayan ABD yönetimi, Soğuk Savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı geliştirilen klasik bir çözümü devreye sokmaya çalışıyor gibi.

Ünlü Amerikalı diplomat George Kennan tarafından formüle edilen çevreleme (containment) politikası Sovyetler'in etki sahasının genişlemesini durduran en etkili faktördü. Avrupa'da Demirperde ülkelerinin oluşturduğu tampona NATO ile karşılık veren ABD, SSCB'yi güneyden de CENTO ve ANZUS gibi askerî işbirliği örgütleri ile kuşatarak Soğuk Savaş dönemi boyunca belli ölçüde etkisiz hale getirmişti.

Bugün ise buna benzer bir çözümün İran için gündeme getirildiğine dair emareler var; ki bu emarelerin en güçlüsü bazı zengin Arap ülkelerinin ciddi miktarlar ödeyerek temelde İran'a karşı silahlanması ve bu silahlanmanın ABD marifetiyle gerçekleştirilmesi. Alıcı ülkelerden yapılan ilk açıklamalarda, bu tür durumlarda yapılanın aksine, söz konusu alımların İran'ın askerî üstünlüğünü dengeleme amacı taşıdığı açık bir şekilde ifade edilmiş durumda. Dolayısıyla İran kaynaklı tehdit algılamasının komşu ülkelerin silahlandırılması yolu ile bertaraf edilmesi girişiminden söz etmek son derece mantıklı.

Bunun yakın gelecekteki siyasi ve askerî gelişmeler açısından büyük bir anlam ve önemi var. Bölge ülkelerinin silahlanması uzun süreli bir strateji işaret ediyor; bu da yakın bir gelecekte ABD'nin İran'a yönelik askerî bir operasyon ihtimalini iyice zayıflatıyor. Birtakım askerî ve siyasi nedenlerden ötürü böylesi bir girişim zaten pek olası değildi; özellikle İran'ın elinde tuttuğu kozların güçlü oluşu ve nihayet yakın bir geçmişte ilk nükleer reaktörünü devreye sokması, Irak'ın işgaline benzer bir yolun bu ülke söz konusu olduğunda izlenmesini güçleştiren önemli faktörlerdi. Geçtiğimiz ay Irak'tan muharip unsurlarını çeken ve 2011 yılı sonunda bu ülkedeki askerî varlığını tamamen sona erdirme garantisini veren ABD yönetimi, yüksek İran tehdidi algısına karşı uzun soluklu bir çevreleme stratejisini tercih etmiş görünüyor.

Bölgede istikrar ve bölgenin kendi dinamiklerinin etkili olduğu bir konjonktür hedefleyen Türkiye'nin bu yöndeki tercih ve politikalarının aksine bölge ülkelerinin ABD güvenlik şemsiyesini daha fazla benimser hale gelmesi, Türk dış politikasının vizyonuna uygun düşmüyor. İddialı bir tasarım ve içeriğe sahip olan bu vizyonun önünde aşılması gereken ciddi engellerin olduğu, bu yeni gelişmeler ile bir kez daha teyit edilmiş oldu. Türkiye, bölgede yükselen bir yıldız; bölge halkları arasında güçlü ve sağlam bir imaja sahip; bölge ülkeleri ile yapılan ticaretin hacminde belirgin bir artış söz konusu. Ancak görünen o ki Türkiye'nin dikkate alması gereken bölge dışı başka faktörler var ve bu faktörler tek başına Türkiye'nin kendi vizyonunu uygulamasına kolayca müsaade etmiyor.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT