1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. “83 yaşında, yaşlı ve hasta İlhan Selçuk” ha!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

“83 yaşında, yaşlı ve hasta İlhan Selçuk” ha!

A+A-

Gerek AK Parti hakkında "kapatma dâvâsı" açılması, gerek "Ergenekon terör örgütü"ne yönelik operasyonlar, gözaltılar ve tutuklamalar; olayların kendisi kadar, "kimin, hangi safta" olduğunu ortaya koyması açısından, aslında çok çok iyi oldu... Kim "bağımsız"dır, kim "güdümlü"dür!.. Kim "objektif"tir, kim "tarafgir"dir!..

Kim "adalet"in yanındadır, kim "militan demokrat"tır, bir defa daha ortaya çıktı. Evet, "maske"ler düştü, "kel"ler göründü... Bir defa daha gözler önüne serildi ki; "Benim teröristim iyidir" mantığı hâlâ yürürlüktedir... Eğer İlhan Selçuk "sabaha karşı gözaltı"na alınmışsa, "Emniyet'in operasyonu tu kaka"dır!..

Ama "Anadolu Sermayesi"nin işadamları gözaltına alınmışsa, böyle bir operasyon "baştacı"dır!..

İlhan Selçuk'un evine "baskın" yapılması "tu kaka"dır ama, "Merve Kavakçı"nın evinin "tekmeler vurularak" basılması, "baştacı"dır!..

"83 yaşındaki yaşlı ve hasta İlhan Selçuk"un maruz kaldığı muamele "skandal"dır, ama "28 Şubat süreci"nde İHL'de okuyan kız çocuklarının incecik bileklerine "kelepçe" takılması, "polis görevini yapıyor"dur!

İlhan Selçuk, “dokunulmaz” ya!..

İlhan Selçuk, “imtiyazlı bir vatandaş” ya!..

AĞZI OLAN KONUŞUYOR!

Hiç kimse eğip, bükmesin...

Hiç kimse "orospuştluk" yapmasın!..

Ve hiç kimse, "benim teröristim iyidir" mantığıyla hareket etmesin!..

Bu ülkede, "Erbakan hapse atılmadı" diye kıçlarını yırtarcasına bağıranların, "İlhan Selçuk'a ağıt yakma" hakkı yoktur!..

Bu ülkede; Merve Kavakçı'nın evini basan dönemin DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'i alkışlayanların, "Ergenekon operasyonu"nu yürüten Savcı Zekeriya Öz'e söz söyleme hakkı yoktur!..

Ama, tabiî ki, kimsenin ağzı "torba" değil!..

Dolayısıyla "büzmek" de mümkün değil!..

"Ağzı olan konuşuyor" işte..

Meselâ, diyorlar ki;

¥ "Gözaltına alındığı ilk 24 saatte İlhan Selçuk'un avukatlarıyla görüştürülmeyerek savunma hakkının kısıtlanmasının nedeni nedir? Sorgulamalar boyunca muhtemel bir sağlık sorununa karşı tedbir alınmış mıdır? Alınmadıysa neden? Alındıysa bu tedbirler nelerdir? 12 Mart ve 12 Eylül darbe dönemlerindeki uygulamaları hatırlatan bu gözaltına almalar, iktidar partisinin muhalif basını susturma ve sindirme operasyonunun bir parçası mı?"

¥ "Atatürkçülüğünden, Cumhuriyet'in niteliğine bağlılığından en ufak endişe duyulmayan bir İlhan Selçuk'u, gece yarısı evinden alıp götürüp 48 saate 1.5 saat kalana kadar sorgularsan; bu bir kötü muameledir, işkencedir, bu bir haksızlıktır."

Evet, "utanmadan-sıkılmadan" ve büyük bir "pişkinlik"le bunları söylüyorlar!..

Ama, dikkat ediyor musunuz;

Sadece "12 Mart" ve "12 Eylül" dönemindeki uygulamaları hatırlatıyorlar!..

Her ne hikmetse;

"27 Mayıs İhtilâli"ni es geçiyorlar!..

Niye es geçiyorlar?

Çünkü orada "suçlu"lar!.. Çünkü orada ne "insanlık" var, ne de "adalet"ten en ufak bir kırıntı!..

27 MAYIS TÜRKİYESİ VE BUGÜN!

Malûm ya; Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan gibilerin gözünde 27 Mayıs Darbesi bir "devrim"dir!..

Tabiî, "insanlık dışı, kanlı bir devrim!"

Niye "insanlık dışı"dır, niye "kanlı"dır ve niye “cinayet”tir, küçük bir örnek vereyim:

Dünkü Arşiv sayfamızda yayınlanan Yavuz Donat'ın yazısı, merhum Tevfik İleri'nin maruz kaldığı "kötü muamele"leri, "işkence"leri ve "haksızlık"ları gösteren bir "ibret belgesi"dir!..

31 Aralık 1961'de 49 yaşında iken ölen Tevfik İleri "Kayseri Cezaevi'nde hastalanır."

Hastaneye kaldırılır.

Doktor der ki;

"Durumu iyi değil, kapı kapalı kalsın, cereyan hasta için zararlı."

Ama kapı "bütün gece açık tutulur."

Zira "komutan böyle uygun görmüştür."

Eşi ve çocukları "hasta Tevfik İleri'yi" binbir güçlükle ziyaret edebilirler. Bu sırada bir hemşire "hastaya büyük bir ihtimam gösterir."

Ve hemen hemşire hakkında soruşturma açılır:

- Bu hastayla neden çok ilgileniyorsun?

Hemşire "savunmasını" yapar:

- Ben mesaimi bu hastaneye sattım; fakat ruhumu kimseye satmadım... Hastaya özen göstermek benim insanlık görevim.

Düşünebiliyor musunuz;

"Hastayla ilgilendi" diye, bir "hemşire" hakkında soruşturma açılıyor!..

Ne zaman?..

1961'de?..

Ya bugün?..

1961 Türkiyesi'nde Tevfik İleri böyle bir muameleye maruz kalırken, Mart 2008 Türkiyesi'nde gözaltına alınan İlhan Selçuk'a, yanındaki polisler soruyor:

"Size abi dersek kızar mısınız?"

Bir “devrim”(!)cilere bakın, bir de “insan”lara!..

KİM, DAHA İNSAN?!?

"Dün"den ve "bugün"den fotoğraf kareleri yansıtmaya devam edelim:

Tevfik İleri'nin "durumu ağırlaşır."

Ankara'ya "Ankara Hastanesi'ne" yollanır.

Cahide İleri;

“Artık babamı tanıyamıyordum.

Kayseri'de tükenmiş, bitmişti” diyor!..

Ankara'da bir ay yatar.

Ve 31 Aralık 1961'de "yılbaşı gecesi" ölür.

49 yaşında.

Öldüğünde "5 kuruşu yoktu."

"Günlüğünde" şu not bulundu:

"Çocuklarıma bırakacağım en büyük servet, fakr-ü zaruret karşılığı da olsa, şeref ve namustur.

Bir anektod daha:

Tevfik İleri "Yassıada'ya yollanır."

"İdam talebiyle" yargılanmaya başlanır.

"Geride" beş parasız bir eş...

Ve "3 çocuk."

"19 yaşındaki kızı Cahide" başlar iş aramaya, "İngilizcesi" var. "10 parmak daktilo" yazıyor.

Güç bela bir iş bulur.

"Yarın gel, başla" derler.

Ama ertesi sabah da özür dilerler;

- Kusura bakmayın... Soyadınızın İleri olduğunu bilmiyorduk... Size iş veremeyeceğiz.

Cahide Hanım şimdi "İngilizce öğretmenliğinden emekli."

"Size bir şey daha anlatayım" diyor:

- Bana çok dokunmuştu... Günlerce ağlamıştım.

Ve "sanki o günleri yeniden yaşayarak" anlatmaya başlıyor.

Cahide İleri trene biniyor. İstanbul'a gidiyor.

Yassıada'daki babasını ziyarete.

Önce, diğer ziyaretçilerle "bekleme odasına" alınıyor.

Odada "bangır bangır" radyo yayını;

- Tevfik İleri'nin kızı Cahide, Paris'ten bavullar dolusu eşyayla dönerken yakalandı.

Oysa Cahide "Paris'i rüyasında bile görmemiş."

Ortada ne "bavul" var, ne "yakalanma."

Şimdi de, "bugün"den bir fotoğraf karesi!..

İlhan Selçuk anlatıyor:

"Gözaltındayken yanındaki polisler 'Size abi dersek kızar mısınız' diye sorduklarında güldüm. Merdivenlerden inerken koluma giren polis memuruna 'Kaçacak halim yok' deyince, 'Yok abi, bir şey olmasın diye koluna giriyorum' dedi.

Evet böylece de epeyce yaşlandığımı anladım."

Bu diyalog da gösteriyor ki; İlhan Selçuk gözaltında iken, "son derece iyi muamele" görmüş!..

Ya Tevfik ileri?!?..

Ya, diğer "Yassıada sakinleri"?!?.

"Dün" ve "bugün"ü kıyaslayın ve görün bakalım "kim, daha insan"dır?..

GİRİTLİ OLDUĞU İÇİN Mİ?

Hiç kimse, "27 Mayıs Devrimcileri"(!)'nin iyi insanlar olduklarını yutturamaz bana!..

Nasıl birer insan oldukları ayan-beyan ortada!..

Buna rağmen;

"Ah İlhan Selçuk'um, vah İlhan Selçuk'um" diye ağıtlar yakmak, sadece ve sadece "baskın çıkma" ve "başkalarını yok sayma" taktiğidir!..

Siz, eğer;

82 yaşındaki Erbakan aleyhinde attığınız "manşet"leri hatırlamazdan gelir, Merve Kavakçı'nın evini tekmelerle açtırtan Nuh Mete Yüksel'i alkışladığınızı unutur, "Anadolulu işadamları"nın gece yarısı operasyonları ile yataklarından kaldırıldığını kulak ardı ederseniz, Tayyip Erdoğan’ın, “sırf şiir okuduğu için hapsedildiğini” unutursanız, yani tüm bu olup bitenleri "yok" sayarsanız, işte ben buna "ikiyüzlülük" derim!..

Hatta, "yüzsüzlük" demek, daha münasiptir!..

...........

"Bir bardak suda koparılan fırtına"lara, "yaygara" ve "cazgırlık"lara bakıyorum da, "İlhan Selçuk'a sahip çıkma" demeç ve manşetlerinin sebebi, acaba, sadece "benim teröristim iyidir" mantığı mıdır, yoksa "daha başka bir sebebi" de var mıdır?..

Derken, Chronicle adlı internet sitesinde, Pelin Özer'in bir yazısı çekti dikkatimi... Pelin Özer, "Yedi Kollu Şamdan'ın Işığında Milas" başlıklı ve "Milas'ın her yönünü" anlattığı 7 sayfalık yazısında "İlhan Selçuk ve eşi"nden de bahsediyor...

İki satırlık yazı, aynen şöyle:

"Milaslı İlhan Selçuk, baba tarafından Girit göçmenidir... Selçuk'un eşi Handan Selçuk; Şivekâr ve Hamdi Namık Gör'ün kızıdır...

Gör çifti, Giritli ve Yahudi kökenlidir!"

İlginize, bilginize efendim!..

 

AK Parti ve yargı!

Başlangıçta çok fazla üzerinde durmuyordum...

Ancak bu "saçmalık", bu "garabet" gittikçe dal-budak salmaya ve neredeyse "doğru" kabul edilmeye başlandı.

Diyorlar ki; "AK Parti iktidarı yargıyı siyasallaştırmıştır...

Savcı ve yargıçları yönlendirmekte ve kendi amacı doğrultusunda kullanmaktadır!"

Bir an için "doğru" kabul edelim... "Mehmet Moğultay'ın atadığı 5 bin hakim ve savcı"nın bir "kadrolaşma" olmadığını var sayalım ve AK Parti'nin, gerçekten de "yargıyı etkilediğini" kabul edelim.

Peki, sormazlar mı adama;

"AK Parti madem ki bu kadar güçlüdür ve yargıyı etkilemektedir!.. O halde, kendisi hakkında dâvâ açan kimdir?..

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya bir yargı mensubu değil midir?"

Hani, "lâf söyledi, balkabağı" derler ya, bunlar da, böyle bir lâf işte!..

"Kendilerinin yargıyı etkilediğini" örtbas etmek için, sürekli inci yumurtluyorlar!..

 Vakit gazetesi

YAZIYA YORUM KAT