74 yıl sonra yeniden sivil anayasa

04.09.2007 01:41

Ahmet İnsel

Sivil anayasa girişimi ve tartışmaları, pekişmekte olan liberal-muhafazakâr hegemonyaya karşı özgürlükçü solun başlatması gereken karşı-hegemonya mücadelesi açısından tarihsel bir fırsattır

Eğer gelişmeler öngörüldüğü gibi gerçekleşirse, 2008 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin dördüncü anayasası Meclis'te oylanacak ve yeterli oy alırsa, halkoyuna sunulacak. Böylece 1924'ten beri ilk kez, seçimle oluşmuş yasama meclisini fesheden bir askeri darbe yönetiminin yarattığı olağanüstü koşullarda yeni anayasa hazırlanmayacak, tartışılmayacak, oylanmayacak. Bu bakımdan, 1960 darbesinin açtığı, meşruiyetini esas olarak askeri darbeden alan anayasal düzen dönemi simgesel olarak kapanacak.

Hatırlanacağı gibi, "anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti" ifadesinin giriş bölümünde yer aldığı 1961 Anayasası, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin milletten aldığı yetkiyle yönetime el koyması ilkesine bir tür anayasal meşruiyet kazandırmıştı. Aralarında büyük içerik farkları olmasına rağmen, 1961 ve 1982 Anayasaları, yönetime anayasadışı yollardan el koyup, anayasayı yürürlükten kaldırmış bir gücün damgasını taşıyorlardı.

Türkiye'de ceza kanunları, "cebir ve şiddet" kullanarak yürürlükteki anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya, bunun yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenlere, var olan en ağır cezanın verilmesini öngördü. İdamın kaldırılmasından sonra, bu suçun cezası bugün ağırlaştırılmış müebbet hapis. 1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinin getirdiği dokunulmazlık, her şeyden önce, Milli Güvenlik Konseyi üyesi olan komutanların 12 Eylül 1980 sabahı işledikleri bu ağır suçtan haklarında sonradan dava açılmasını engellemek için konuldu. Bu dokunulmazlık, bu Konseyin yetkilendirdiği hükümetlerin ve atadığı Danışma Meclisi'nin her türlü karar ve tasarruflarını, bu kararları alan, tasarrufta bulunan ve uygulayanları da kapsıyor. Bu suçu işleyenler, özellikle 1980 sonrasında yaptıklarının cezai müeyyidelerini de gayet iyi bildikleri için, demokratik rejim için bir yüzkarası olan bu geçici 15. maddeyi anayasaya yerleştirdiler.

Bugün önümüzde, 1960 ve 1980 askeri darbeleri sonrası yaşanan bir anayasa değişikliği süreci yok. Yok ama, bu durumda TBMM'nin böyle bir anayasa değişikliği yapma yetkisi, daha doğrusu meşruiyeti var mı? Başka bir ifadeyle, savaş, darbe, devrim gibi olağanüstü koşullar sonrası oluşmuş bir "kurucu meclis" olmadan yeni bir anayasa hazırlanıp yürürlüğe sokulamaz mı? 1982 Anayasası'nın koruyuculuğuna beklenmedik bir şekilde soyunmuş bazı hukukçular, 22 Temmuz seçimleri sonrasında oluşan Meclis'in, "kurucu meclis" sıfatı taşımadığı için anayasayı değiştirme meşruiyeti olmadığını iddia edebiliyorlar. Bu nedenle, küçük bir tarihsel hatırlatma yapmakta yarar var.

Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri başlıklı kitabında, 1924 Anayasası'nı incelerken, bu anayasanın hazırlanışı ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar: "İkinci BMM bir kurucu meclis değildi; bu sıfatla seçilmiş ve toplanmış bulunmuyordu. Ama 1920'den beri BMM'nin ulusun tek ve biricik temsilcisi olduğu inancı pekişmişti ve olağan meclisin yeni bir anayasa yapabileceği konusunda kuşku yoktu. Millet adına egemenlik hakkını kullanmaya tam yetkili sayılan bu organ, yasama döneminin ikinci yılında bu hazırlığa girişti. İlk çalışmalar Kanun-ı Esasî Encümeni tarafından başlatıldı" (YKY, 1998, s. 290). Bu değerlendirme ışığında, başlayan yeni anayasa girişiminin, son iki darbe anayasasının açtığı olağanüstü dönem parantezini kapatarak, 1924'teki süreci kesildiği yerden yeniden başlattığını söyleyebiliriz. Yeni bir anayasa hazırlama ve onaylama yetkisi gibi, egemenliğin en önemli alanlarından birini yeniden TBMM'ye verilmesidir bu.

Farklı süreç

Elbette askeri darbe gölgesinde anayasal rejim parantezinin 48 yıl sonra kapanması, 1924'le bugün arasında anayasanın hazırlanışında, içeriğinde ve kabul edilmesi süreçlerinde bir fark olmaması anlamına gelmiyor. Yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi, 1924'te TBMM Anayasa Komisyonu, herhangi bir öneri olmadan, kendiliğinden bir tasarı hazırlayarak, Meclis genel kuruluna sunmuştu. 1921 Anayasası, ilerki anayasa değişiklikleri için özel kurallar koymamıştı. Bu nedenle 1924'te genel kurul önce, anayasanın kabulü için bir usul kararı aldı ve görüşme ve kabul yetersayılarını belirledi. 20 Nisan 1924'te "Teşkilat-ı Esasiye Kanunu" kabul edildi. Anayasa, daha sonra halkoyuna sunulmadı.

Bugün ise önümüzde farklı bir yeni anayasa hazırlanma süreci var. Çoğunluk partisinin görevlendirdiği uzmanların hazırladığı, ardından parti içinde oluşan bir komisyonun üzerinde çalışıp halka sunacağı ve belli bir tartışma süresi sonrasında da, yürürlükteki anayasanın öngördüğü yasal süreç ve kurallara uyarak parlamentoda kabul edilecek olan bir anayasa değişimi söz konusu. Sürecin son noktasını, her durumda, halk oylamasının koyacağı anlaşılıyor.

İşte bu nedenle, yeni anayasanın içeriği kadar, anayasanın hazırlanmasından kabulüne kadarki süreç büyük bir anlam kazanıyor. Mebuse Tekay'ın hatırlattığı gibi ("Anayasamı istiyorum!", Radikal İki, 12.8.2007), anayasanın içeriği kadar, nasıl yapıldığı da anlamlıdır. Anayasa tartışmaları, yalnız uzmanlara ve siyasetçilere bırakılmayacak kadar önemli ve bugün Türkiye toplumunun üyelerinin elinde, bu tartışmaya aktif olarak katılma, anayasada yer alan ilkeler hakkında görüşlerini beyan etme, Mebuse Tekay'ın ifadesiyle, "bu ülkede nasıl yaşamak istediğimizi bize soranın hiç olmaması" geleneğini kırma olanağı var.

Yaygın tartışma
AKP'nin anayasa komisyonunun önereceği taslağın yayımlanmasını beklemeden ve bu taslağa bütünüyle tabi olmadan bu tartışmayı başlatmak ve sürdürmek, anayasa tartışmalarında inisiyatifin tekelleşmesini engellemek için önemlidir. Özellikle Meclis içinde, CHP ve MHP'nin 12 Eylül Anayasası'ndaki bir dizi antidemokratik ilkenin korunması yönünde muhalefet yapmaları ihtimalini dikkate alınca, bu tartışmanın toplumda çok yaygın ve kapsamlı biçimde yapılmasının önemi daha da artıyor.

AKP'nin sivil anayasa girişiminin, kişi hak ve özgürlüklerini genişleten, pekiştiren, devlet ve toplum ilişkisinde geleneksel devlet anlayışını düzelten, egemenliğin kullanımında yasama, yürütme ve yargı dışında yer alan mercilere bir hak tanımayan, siyasal olarak liberal bir anlayışın hakim olacağını, elimizdeki bilgi kırıntılarından tahmin edebiliyoruz. Bütün bunlar, anayasanın hazırlanışı kadar, içeriğinin de sivil anayasa kavramına yakın olacağının ön işaretleri demek. Bugüne kadar anayasa hazırlıkları ile ilgili olarak basına yansıyan haberlerde, sosyal ve iktisadi konularla ilgili bir bilgi yer almadı ama siyasal olarak liberal olacağı güçlü bir ihtimal olan bu sivil anayasanın, iktisadi ve sosyal ilkeler açısından da liberalizme teslim olması kuvvetle muhtemel.

İşte tam bu noktada, özgürlük ve eşitliğin birbirini tamamladığı ve güçlendirdiği bir toplum idealinin taşıyıcısı olarak solun, sosyalistlerin anayasa vesilesiyle topluma söyleyecekleri olmalı. Nasıl bir toplum öneriyoruz, nasıl bir toplumsal ilişkiler düzeni tasarlıyoruz? Aynı siyasal topluluğun üyeleri olarak ortaklığımızı oluşturan paydaların, bunların yeniden üretilme süreçlerinin nasıl olmasını öneriyoruz? İnsan anlayışımız nedir? Yurttaşlar olarak birbirimize ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımızı hangi temelde ve nasıl tanımlayacağız? Bu ve benzer soruların yanıtlarını, klişeleşmiş formüllerle değil, Türkiye toplumsal mücadelelerinin asli mecralarını ve egemen siyasal-toplumsal tahayyülü dikkate alarak, üreterek, anayasa tartışmalarında aktif bir rol oynama fırsatı var önümüzde.

Sivil anayasa girişimi ve tartışmaları, pekişmekte olan liberal-muhafazakâr hegemonyaya karşı özgürlükçü solun başlatması gereken karşı-hegemonya mücadelesi açısından tarihsel bir fırsattır. Türkiye solunun, başta CHP geleneğinin oluşturduğu tarihsel kamburlarından ve saplantılarından kurtularak bu süreçte özgün ve belirleyici bir yer alabilmesini ümit ediyoruz.

Radikal Gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim