55 yıldır kontrgerillayı konuşuyoruz

10.01.2010 19:36

Avni Özgürel

Türkiye’nin gündeminde bir kez daha Seferberlik Tetkik Kurulu var. Malum, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın hedef olduğu söylenen takip/suikast iddiaları, yakalanan asker kişiler, kozmik oda aramaları, soruşturmayı yürüten savcı, aramayı yapan hâkime yönelik kaba tehditler v.s.

Toz duman içinde Türkiye’de yaşayan herkesin zihnindeki soru aynı: ‘Neler oluyor? Nedir bu Seferberlik Tetkik Kurulu? Asker ne yapmak istiyor?’

Tarih 22 Ocak 1996. Avrasya adlı bir feribot bazı kişiler tarafından Çeçen direnişini desteklemek, Çeçenistan savaşına dikkat çekmek maksadıyla kaçırıldı. Eylem pek çok kişi tarafından bugün de hatırlanıyor zaten. Uğur Dündar’ın helikopterle feribota giderek yaptığı röportaj vs. Hadisenin zaman içinde unutulan yanı eylemi gerçekleştiren grubun resmi görevlilerle değil Selim Gösterişli adında Ankara’lı bir iş adamının devreye girmesiyle teslim oldukları. Arabuluculuğunu ‘Devletin verdiği görevi yerine getirdim7 diye izah eden Gösterişli ‘Sade vatandaş mısınız‘ sorusuna ‘Öyle sayılmam, MİT’le halk arasında bir yerdeyim’ cevabını vermişti.

Bu tabloya başkalarını da eklemek mümkün. En başta da 1955’te yaşanan 6-7 Eylül hadiselerini. Türkiye 6-7 Eylül’ü Yassıada’da sorgular göründüyse de o sürecin tek amacının Demokrat Parti iktidarını suçlamak olduğu biliniyor.. Nitekim olayın gerçek failleri hiçbir zaman sorgulanmadılar, hatta sorgulanmak bir yana daima el üstünde tutulup taltif edildiler... Nihayetinde Özel Harp Dairesi’nin kuruluşunda görev yapmış subaylardan olan emekli general Sabri Yirmibeşoğlu “6-7 Eylül Özel Harp işiydi... Muhteşem bir örgütlenmeydi... Amacına da ulaştı...” açıklamasıyla kurgunun gerçek kaynağını açıkladı.

1953 kurgusu

Özel Harp Dairesi’nin kuruluş tarihi 1953. Yani Türkiye’nin NATO’ye girişinin hemen akabinde. Çekirdek kadrosu da sır değil; anti-komünist düşünce sahibi olup bundan dolayı seçilmiş, ABD’de kontr-gerilla eğitimi görmüş subaylar. 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren cuntaya dahil oluşlarıyla ünlenen bu kadronun biri ordu bünyesine diğeri topluma dönük iki görev üstlendiği biliniyor.

Ordu içinde üstlendikleri görev Türk Silahlı Kuvvetlerini geleneksel yapısından ve kumanda anlayışından çıkarıp ABD/ NATO eğitiminden geçmiş subaylara emanet etmek. NATO karargâhının çoğu 1. dünya savaşını görmüş komutanlardan bir rahatsızlı bunların İngilizce bilmeyen, Türk ordusuna imparatorluktan tevarüs ettikleri askerlik anlayışıyla komuta ediyor olmaları. Bir diğer önemli rahatsızlık ise yaşlı subayların general katını işgal etmeleri yüzünden ABD tarafından eğitilmiş, karargah hizmetlerinde albay rütbesine gelmiş subayların beklenen hizmeti sunamadan emekliye ayrılmaları ihtimali.

27 Mayıs darbesinin görünüzdeki gerekçesi Demokrat Parti iktidarından hoşnutsuzluk elbette; ancak, seçim kararı almış üstelik seçimi kaybetmesi kuvvetle muhtemel bir siyasi kadroyu darbeyle devirmedeki telaşın arkasında yatan esas düşünce siyaseti ve toplumu yeniden dizayn etmek yanında orduyu istenen standarda getirmek. 27 Mayıs darbesinden sonra 235 general ve amiralin de içinde yer aldığı 7 bin 200 subayın emekli edilmesinin sebebi bu.

1960’ta sadece Türk ordusunda tasfiye yaşandığını düşünürseniz yanılırsınız. Ne tesadüftür ki aynı tarihlerde Yunanistan da ‘Orduyu gençleştirme’ kararı alıp silahlı kuvvetlerinin komuta kademesini boşalttı. Eminsu (Emekli İnkılap Subayları) adıyla anılan operasyondan sonra Türk ordusunda sadece 15 general kaldığını, bu karar çerçevesinde, atanmasının üzerinden iki ay geçmemiş olan Genelkurmay Başkanı Org. Ragıp Gümüşpala’nın da emekli edildiğini bilmek belki farklı değerlendirmeler yapmaya imkan verir.

Ordunun içinde ama...

27 Mayıs darbesi sonrası silahlı kuvvetler bünyesinde yaşanan tasfiye ve oluşan yeni yapılanmaya işaret etmekten muradım Kontrgerilla’nın Türkiye’de ve başka ülkelerde her zaman siyaseti veya toplumu yönlendirme maksadıyla hareket etmeyip, uluslararası şartların şekillendirdiği tabloda ‘Ordu içi operasyonlar da yaptığı’na dikkat çekmek. 1960 ihtilali sonrası 14’lerin tasfiyesinden başlayarak kimi grupların böylesi bir düşünceyle hareket etmiş olabileceklerini düşündüren işaretten bol ne var?

Bu açıdan bakıldığında zihinlerde ‘Ordu yıpratılıyor’ duygusu uyandıran kimi olayların farklı pencerelerden bakıldığında farklı okunabileceğine işaret etmek. Öyledir demek istemem ama, ileri derecede kurmaylık eğitimi görmüş kişilerin çaplarından beklenmeyecek acemilikte ve kaba kurgular yansıtan belgeler hazırlamaları, lise seviyesinde talebelere emanet edilse üstesinden gelinecek işlerde eli ayağına dolaşan rütbeli kişilerin varlığı ‘Ya gerçek görünenden çok farklıysa’ düşüncesini uyandırıyor.

Avrupa’daki ‘gladyo’lar

İtalyancada kılıç anlamına gelen Gladyo, muhtemel Varşova Paktı işgali sonrası cephe gerisinde direniş başlatmak amacıyla NATO tarafından gizli  örgütlenen kontrgerilla operasyonunun kod adı. Kurulan yapının gayri nizami kuvvetlere karşı koyma operasyonları cephe elkitapçığında (Field Manual 31-15: Operations Against Irregular Forces) öngörülen esaslar çerçevesinde çalışması öngörülmüş. İtalya’daki örgütlenmeyle Türkiye ve diğer NATO ülkelerindeki örgütlenme hemen hemen aynı tarihlerde. Ve Türkiye’de olduğu gibi Gladyo da CIA tarafından yönetilip finanse edilen bir örgüttü.

Yıllar sonra yapılan soruşturma Gladyo’nun 1956’de ABD’yle işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlenmesini genişlettiği, Sardunya’da ilk eğitim kampını kurduğu Kuzey İtalya’da 139 yerde silah ve mühimmat depoları oluşturulduğu anlaşıldı. 622 kişiyi ‘grup lideri’ olarak seçtiği, 15 bin elemanı yönlendirdiği de... Resmi adı Müttefik Koordinasyon Komitesi (Allied Coordination Committee) idi. Soruşturmadan çıkan bir gerçek: 1969-80 arasında İtalya’daki 4 bin 298 terör hadisesinin önemli bir kısmının Gladyo’nun sorumluluğunda olduğuydu. 1980’de Bologna tren istasyonunda 85 öldüğü bombalı saldırı da buna dahildi. ‘Gladyo’ örgütün İtalya’daki adıydı. Benzer yapı Yunanistan’da B-8 ya da Sheep Skin (Koyun Postu), Belçika’da SDRA-8, Hollanda’da NATO Command, Batı Almanya’da Gehlen Örgütü, Stay Behind ya da Sword, Avusturya’da Schwert, Fransa’da Rüzgâr Gülü, İspanya’da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere’de Secret British Network olarak anıldı... 

Çerçeve

Tarihin Arka Odası’ndaki üçlü

Oldum bitti tarihe meraklıyım. Meslek hayatım bana tarih bilmeden gazetecilik yapmanın
aslında bütün meslekler için geçerli bir hüküm bu- seyyar satıcılıktan farksız olduğunu öğretti. Tarih derken elbette kronolojiden, ansiklopedik malumattan, yendi- yenildi hamasiyatından söz etmiyorum.

Üç kuşak Bardakçılar

Cumhuriyet tarihi konusunda kanaat sahibi olmak için beş yazarlık bir okuma listesi yapacak olsam seçeceğim isimlerden biri Cemal Bardakçı olur.

Oğlu rahmetli İlhan Bardakçı’nın da ki ağabey diye hitap ettiğim az sayıda insandan biriydi- üzerimde hakkı vardır. Ve nihayet bayrağı onlardan devralan, mizaç olarak dedesinden ve babasından hayli farklı bir kişi: Murat Bardakçı!.. Biraz rahmetli Abdülbaki Gölpınarlı, biraz rahmetli Reşad Ekrem Koçu, biraz da Topkapı Sarayı eski müdürlerinden rahmetli Haluk Şehsuvaroğlu! Hem bilgi hem huysuzluklarıyla üçünün hülasası! Ve şüphesiz pek çok kişinin keyifle izlediği Tarihin Arka Odası’nın kilit taşı...

Doç. Erhan Afyoncu ise günümüzde gazeteciden siyasetçiye, askerden iş adamına, eli kalem tutan, karar verici makamda oturan herkesin birikiminden istifade etmesi gereken bir tarihçi. Pek çok çalışması var ama Yeditepe Yayınevi’nin neşrettiği altı kitaplık Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, gerek akıcı üslubu gerekse akla gelen pek çok soruya cevap veriyor olması bakımından, meraklı herkese, özellikle de gençlere tavsiye edeceğim bir kaynak. Afyoncu, tarihi olay, kişi ya da cemaate dair bilginin uluslar arası siyaset, toplum psikolojisi, ekonomik veriler, çevre, bilim, inanç ortamı vb. ışığında tahlile tabi tutulmadığı sürece bugüne bir şey katmayacağının şuurunda bir kişi olarak da önemli. 

İtiraf edeyim ki Tarihin Arka Odası’nda kendisini izleyene kadar Pelin Batu gözümde sadece sinema-televizyon dünyasının alımlı kızlarından biriydi. 

Hem sahnede, hem bilgide

Arkadaşlarım metnini yazdığım Pierre Loti’nin hayatıyla ilgili bir belgeselde Aziyade’yi canlandırması için kendisine teklif götüreceklerini söylediklerinde adı Harem Suare’yle gündemdeydi ve görsel efekt düzeyinde bir canlandırmayı önemsemeyeceğini düşünmüştüm. Ama kabul etti ve Aziyade’yi hakkıyla yansıttı. Tarihin Arka Odası’nda onun, araştıran, soran, yanılsa da öğrenmek için didinen, üstelik dayanıklı bir kişiliğe sahip olduğunu görmek sahne-perde dünyasında istisnaların olabileceği düşüncesini doğurmuştur...

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim