367'cilerin 'B planı'

20.05.2009 09:26

Mustafa Şentop

Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanı hakkında verilmiş olan takipsizlik kararına yapılan itirazı kabul etmesi üzerine Türkiye aylarca sürecek yeni bir hukuki tartışmaya girmiş oldu.

Aslında bu tartışma yeni de değildir; cumhurbaşkanı seçimi sürecinde, yani 2007 yılının ilk aylarından itibaren belli yoğunlukta ortaya konulan bir tartışmaydı. O süreçte cumhurbaşkanının dönemin TBMM çoğunluğu tarafından seçilmesini engellemeye çalışanlar, bunda muvaffak olamadıkları takdirde, "B Planı" olarak, seçilmesini engelleyemedikleri cumhurbaşkanını "yargı yolu ile" indirmeye çalışacaklarını ifade etmekteydiler. O zamanlar adaylığı tartışılan Başbakan Erdoğan ve daha sonra aday olarak ilan edilen mevcut Cumhurbaşkanı Gül hakkındaki bazı ceza dava ve soruşturmalarını ileri sürerek "Çankaya'dan indirme" planları dile getirilmekteydi. Bugünkü durumun böyle bir planın neticesi olduğunu söylemiyoruz; ama bu konu bu çerçeve içinde tam iki sene önce zaten tartışılmıştı.

Tartışmaların yapıldığı o dönemde, bazı hukukçularla birlikte, tarafımızdan da dile getirilen husus, anayasada cumhurbaşkanının kişisel suçlarıyla ilgili bir düzenleme eksikliği bulunduğu, demokratik hukuk devleti ilkesinin geliştiği ülkelerde sorun teşkil etmemesi gereken bu durumun Türkiye gibi yazılı kuralların bile yorumlarla çarpıtılarak uygulanabildiği ülkelerde ciddi sorunlara yol açacağı ve acilen bir düzenleme ile bu boşluğun doldurulması gerektiği şeklindeydi. O süreçte, tam iki kez, Türkiye, bugün yaşanan bu üzücü tartışmanın olmasını engelleyecek imkân yakalamıştı. Birincisi, Haziran 2007'de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle ilgili düzenleme yapılırken, anayasaya, cumhurbaşkanının kişisel suçlarla ilgili yargılanmasına dair açık bir hüküm eklenebilirdi; bu yapılmadı. Daha sonra, Sayın Gül cumhurbaşkanı seçildikten sonra, Haziran 2007'deki değişikliğin referanduma sunulması aşamasından az önce, yeni bir anayasa değişikliği gerçekleştirilmişti. Referanduma sunulan metinde bazı teknik değişiklikler yapılmıştı. O aşamada da anayasadaki bu boşluk doldurulabilirdi; yine yapılmadı. İkazların TBMM çoğunluğu tarafından ya anlaşılmadığını ya da ciddiye alınmadığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Siyasi iktidarların ülkemizde ekonomik krizler kadar sıkça yaşanan hukuk krizlerini önceden görmek ve bunlara karşı tedbirler üretmek basiretine sahip olması gerekir; binlerce nasihate bedel yaşanan musibetler karşısında.

Parlamenter sistemlerde devlet başkanının sorumsuzluğu esastır. Bu sorumsuzluk, monarşilerde sınırsız bir sorumsuzluk iken, cumhuriyet rejimlerinde bazı hallerde tahdit edilmiştir. Cumhurbaşkanlarının, görev suçları bakımından sorumsuz olduğu kural olarak kabul edilmişken, "vatana ihanet" suçlaması bakımından bir sorumluluk alanı istisna tutulmuştur. Bu sorumluluğun gereğinin nasıl yerine getirileceği, yani cumhurbaşkanının vatana ihanet suçu ile ilgili olarak nasıl yargılanacağı konusunda ise özel bir düzenleme getirilmiştir. Bu konu mevcut anayasanın 105. maddesinde açık bir şekilde düzenlenmektedir.

Cumhurbaşkanının görevi dışında kalan, kişisel nitelikteki suçlardan dolayı sorumlu olup olmadığı, sorumlu tutulacak ise yargılanmasının ne şekilde yapılacağı 1982 Anayasasında düzenlenmemiştir. 1961 Anayasası da bu konuda hiçbir hüküm getirmemiştir. Halbuki 1924 Anayasasının 41. maddesi "Reisicumhûrun husûsât-ı şahsîyesinden dolayı mes'ûliyeti lâzım geldikte işbu Teşkilât-ı Esâsiyye Kanûnunun masûniyet-i teşrîiyeye taallûk eden 17'nci maddesi mûcibince hareket edilir" şeklindeki hükmüyle, bir taraftan cumhurbaşkanının kişisel suçlar bakımından sorumluluğunu kabul ederken, diğer taraftan yargılanmasıyla ilgili olarak milletvekili dokunulmazlığından yararlanacağını hükme bağlamıştı.

1961 ve 1982 anayasaları bakımından, cumhurbaşkanının kişisel suçlardan sorumlu olduğuna dair açık bir hüküm yoksa da, hukukçular tarafından büyük çoğunlukla sorumlu olduğu kabul edilmektedir. Bu konunun sadece, ceza hukuku kurallarının genelliği esasına dayanılarak tartışılması, kanaatimizce, yeterli sayılmamalıdır. Zira anayasanın 105. maddesi "Sorumluluk ve Sorumsuzluk Hali" başlığını taşımaktadır. Bundan hareketle, bu maddede, sadece cumhurbaşkanının sorumsuzluğuna dair istisnaların düzenlenmediğini, cumhurbaşkanının sorumluluk hallerinin de burada düzenlenmiş olduğunu düşünmemiz gerekir. Nitekim 1961 Anayasasında cumhurbaşkanının "Sorumsuzluğu" (98. madde) ve "Sorumluluğu" (99. madde) iki ayrı madde olarak düzenlenmiştir. Eğer cumhurbaşkanının sorumluluğu genel hükümlere terk edilmiş olsaydı, sadece sorumsuzluk halleri belirtilmekle yetinilirdi; ayrıca sorumluluk halinin açıklanmasına gerek kalmazdı. Bu bakımdan, anayasada cumhurbaşkanının sorumluluğunun açıkça düzenlenmiş olması, anayasa koyucunun sorumluluk hallerini de sınırlamak iradesinin göstergesi olarak kabul edilebilir. Kısaca, cumhurbaşkanının kişisel suçları bakımından sorumluluğu tartışılmadan, kolayca geçilecek bir mesele değildir.

Cumhurbaşkanının kişisel suçları bakımından, görevi sırasında yargılanabilmesinin mümkün olmadığı görüşü hem anayasa hukukçularınca hem de ceza hukukçularınca çoğunlukla kabul edilmektedir. Daha 1961 Anayasası döneminde, birçok anayasa hukukçusu, cumhurbaşkanının milletvekili dokunulmazlığından yararlanacağı kanaatini ifade etmiş, 1982 Anayasası döneminde de, yine birçok anayasa hukukçusu bu kanaati paylaşmıştır. Ceza hukukçuları da, cumhurbaşkanının yargılanması gereken hallerde, ancak, anayasanın 105. maddesinde vatana ihanet suçu için öngörülen usulün uygulanabileceği, yani cumhurbaşkanının ancak TBMM'nin dörtte üçlük çoğunluğu tarafından suçlandığı takdirde yargılanabileceği görüşünü ileri sürmektedirler.

Anayasaya baktığımızda da, milletvekili dokunulmazlığının sadece milletvekillerine değil, dışarıdan atanan bakanlara da tanındığını, hatta anayasanın geçici 2. maddesiyle oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri için de tanındığını görmekteyiz. Cumhurbaşkanlığı Konseyi, 12 Eylül darbesini Kenan Evren ile birlikte yapan dört kuvvet komutanı tarafından oluşturulmaktadır. 1982'de Kenan Evren cumhurbaşkanı olurken, dört kuvvet komutanı da Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olmuşlardır. Cumhurbaşkanı için milletvekili dokunulmazlığının bulunmadığını kabul edecek olursak, ortaya çok garip bir durum çıkmaktadır: O dönem itibarıyla, Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olan dört eski kuvvet komutanı milletvekili dokunulmazlığından yararlanırken, cumhurbaşkanının bizzat kendisi bu dokunulmazlıktan yararlanamamaktadır. Hâlbuki asıl görev ifa eden Konsey değil cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyelerinin milletvekili dokunulmazlığından yararlanmasını kabul eden bir anayasanın, cumhurbaşkanının da bu dokunulmazlıktan yararlanmasını benimsediği, "kıyasla" değil, "evleviyetle" kabul edilmek gerekir.

Hatırlatmak gerekir ki, "evleviyet" ilkesi, son olarak, Anayasa Mahkemesince, "367 Kararı"nda uygulanmıştı. Anayasa toplantı yeter sayısı aramadığı, karar yeter sayısı aradığı halde, Anayasa Mahkemesi, karar yeter sayısı için aranan sayı, toplantı yeter sayısı için "evleviyetle" aranır diyerek, hukukun bu temel yorumlama ilkesini benimsemişti.

Her ne sebeple olursa olsun, 1961'den beri anayasalarda cumhurbaşkanının kişisel suçlar bakımından sorumluluğunun düzenlenmemiş olması, Türkiye gibi yazılı kuralların bile yorumla değiştirilebildiği ülkelerde, bir eksikliktir. Cumhurbaşkanının görev süresiyle ilgili tartışmalara açıklık getirmek üzere önümüzdeki günlerde bir düzenleme yapılacaktır. Bu düzenleme ile beraber, cumhurbaşkanının kişisel suçları bakımından milletvekili dokunulmazlığından yararlanacağına dair bir hükmün anayasaya eklenmesi ya da en azından bir kanunla bu konunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Aksi halde önümüzdeki günler yine hukuk tartışmaları ile geçecek gibi görünmektedir.

Son olarak teknik bir noktaya işaret etmek gerekir. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi kararında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilmiş olan takipsizlik kararına yapılan itirazı değerlendirmiştir. Bu karar, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 173. maddesine dayanılarak verilmiştir. Bu maddeye göre, savcılıkça verilen takipsizlik kararları, re'sen, yani doğrudan ilgili ağır ceza mahkemesi tarafından incelenemez; inceleme için bir itirazın bulunması gerekir. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Ankara Başsavcılığının takipsizlik kararını "re'sen" mi incelemiştir; yoksa bir itiraz var mıdır? Eğer ortada bir itiraz varsa, kim itiraz etmiştir? Aynı maddeye göre, itiraz hakkına sahip olan "suçtan zarar gören" kişidir. Eğer kamuoyuna yansıyan bilgiler doğru ise, itiraz eden emekli bir Yargıtay üyesidir. Bu kişinin "suçtan zarar gören" özelliği ise "vergi veren vatandaş" olması ile temellendirilmektedir. O halde, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için takipsizlik kararına itiraz hakkı bulunmaktadır. Bunun takipsizlik kararlarını "re'sen" incelemekten ne farkı vardır? Kamunun zarara uğramış olduğu bütün suçlar bakımından takipsizlik kararlarına itiraz hakkını bütün vatandaşlara tanımak CMK'nın 173. maddesine uygun mudur? Bu önemli soruyu da tartışmak gerekir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim