31. yılında, İslam İnqılabı’nın dün ve bugününe kısa bir bakış ve alınac

19.02.2010 01:00

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

(Önceki iki yazının devamı olarak..)

*MADDÎ HEDEFLER Mİ ESAS ALINMALIYDI,  MANEVÎ HEDEFLER Mİ?

İslam İnqılabı Hareketi’nin tarihinden bazı ilginç sahifeleri buraya kadar biraz teferruatlıca anlatmaya çalışıldı..

Bundan sonrasını ise, daha kısa ve kilometre taşı mesabesindeki bazı hadiseleri ve gelişmeleri işaretleyerek geçmek gerekiyor.. Çünkü, İnqılab’ın gerçekleşmesinden sonraki bölüm ve karşılaşılan çetin mücadeleler boğuşmalar ise, onun gerçekleşmesinden daha da çetindi.. Bunları, bir kaç yazıya sığdırmak da mümkün değildir..

Ayrıca, korkunç çalkantılar içinde geçen bu 30 yılın hikayesini anlatmak hem çok daha zor olur; hem de maksad, hele de bir İslamî  (İslamî temellere dayandırılarak yapıldığı iddiasını taşıyan) bir İnqılab’ın nasıl ve hangi çetin şartlar ve hadiseler içinden geçtiğini ve bu gibi inqılablara tâlib olanların, bu gibi zorlukları taa baştan kabullenmeleri gerektiğini hatırlatmaktır, aynı zamanda..

*

Şah’ın kurulu düzeni yıkılmıştı.. Bu düzenin asırlara dayanan tarihî, sosyal, siyasî, fikrî, ideolojik, itiqadî ve kültürel temelleri ve kurumları vardı..

Bu rejim bertaraf olunca..

Bütün bir sistem çöküvermişti.. Ordusuyla, polisiyle, yargı ve mahkemeleriyle, üniversiteleri ve diğer bütün eğitim kurumlarıyla (ve hattâ Şahlık düzeniyle direkt veya dolaylı işbirliği yapan ulemâ kesiminden bazı kişiler ve onların medreseleriyle), işçi ve işveren sendikalarıyla ve o dönemin, diğer bütün sosyal kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla, tarihin çöplüğüne atılmıştı..

Ama, sahneye çıkan yeni güç, sadece müslümanlar/ İslam İnqılabçıları değildi..

Asırlardır, Şahlık düzeninin hâkimiyetine karşı olan ve ona diş bileyen bütün güç odakları, bütün hareketler, fikrî, ideolojik ve itiqadî cereyanlar, bir şans denemesine girmek isteyeceklerdi..

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, İnqılab’dan sonrası için herkesin bir ayrı hayali, bir ayrı beklentisi vardı..

Hattâ, inqılabçı müslümanlar arasında yer alan bazı kimseler bile, ‘İran’ın zenginliklerinin ve hele de petrol zenginliğinin Şah’ın elinden kurtarılmasından sonra, İran halkı hiç çalışmasa, sadece petrol gelirinin halk arasında dağıtımı ile, herkesin zengin hayatı yaşıyabileceği’ gibi ham-hayalleri bile sözkonu ediyorlardı.. Bu gibi vaadleri öğrenen İmam Khomeynî,  ‘Sakın, halka bir takım maddî vaadlerde bulunmayın.. Emperyalistler petrol kuyularını bombalayıp, siz halka o beklentilerini sunamadığınız zaman, o halk, sizleri o petrol kuyularının başında dârağacına çeker..’ diyordu..

İmam Khomeynî, daha işin başında, Musaddıq’ın, başbakanlığa gelir gelmez, 1952-53’de, İngiliz petrol şirketlerini ülkeden kovup, İran petrolünü millîleştirmesi’ne bağlayanlara karşı, İslam İnqılabı Hareketi’nin temelini, ‘Bizim inqılabımızın kalkış noktası, Seyyid’uş-Şuheda İmam Huseyn’in Kerbela’daki qıyâmıdır’ diye işaretliyor  ve böylece İnqılab’ın temelini petrol vs. gibi maddî temellere değil, zulme karşı ve Haqq ve adâlet için qıyâm’ gibi ve yüksek insanî-manevî değerlere dayandırmaya özen gösteriyordu..

*

*İNQILAB ŞÛRÂSI TEŞKİLİ  VE YENİ HÜKÛMET KURULMASI VE DE CUMA İMAMLIĞI..

İmam Khomeynî, ilk iş olarak, bir İnqılab Şûrâsı/ (Şûrâ’y-ı İnqılab) teşkil etmiş, ülkenin hangi işlerinin kimler tarafından yürütüleceğinin aslî sorumlularını belirlemişti.. Ve her şehirdeki Cuma İmamları da, o bölgenin mülkî ve askerî erkanının başındaki en yetkili kimseler olarak belirlenmişti..

Ve de, İmam Khomeynî, seçkin müslüman siyasetçilerden Mehdî Bazergan’a  bir Geçici Hükûmet (Dovlet-i Muvaqqat) kurmak yetki ve vazifesini verdi. (Dönemin Amerikan Başkanı, hatırâtında, Bazergân’ın Batı dünyasının üniversitelerinde okumuş olması ve Bakanlarının da genelde Batı üniversitelerinde okuyan tipler olması hasebiyle,  bekledikleri kadar korkunç bir tablo ile karşılaşmadıkları gibi bir ilk intibaını dile getirmiştir..)

Bunu İslam İnqılabı Mahkemeleri’nin kurulması takib etti.. Bu mahkemelerin başına, geçmişte, onyıllar boyu, Şah rejiminin her türlü zulüm, işkence ve zindanlarına maruz kalmış olan  Âyetullah Sâdıq Khalhalî’yi getirdi..

*Hemen ilk günlerden itibaren, Şah rejiminin (yurt dışına çıkamayıp) yakalanan üst derece sorumluları yargılanmaya başlandı..

Şah rejiminde, 10 yıldan fazla başbakanlık yapmış olan Emîr Abbas Huveydâ, ilk yargılananlardı.. O, yapılan zulümler ve işlenen cinayetlerden fazla bir haberinin olmadığını, ayrıca her ne yaptıysa Şah’ın emriyle yaptığını, asıl sorumlunun Şah olduğunu söylüyordu..

Mahkeme, Huveydâ’ya idâm hükmü verdi.. Ve Bazergân bu ‘idâm’a karşı olduğundan engellemek istediyse de, hükmü bizzat Sâdıq Khalhalî zaman kaybetmeden infaz etti, onu kurşuna dizdi..

Huveydâ’nın kurşuna dizilmesi, dünyaya İslam İnqılabı rejiminin nasıl kararlı ve de güçlü olduğunun mesajını veren ilk uygulamalardan oldu..  (O sırada Türkiye’de Başbakan olan S. Demirel, haberi alınca, deriiin üzüntüsünü ekranlardan, ‘Yüreğim parçalandı!.’ diye dile getirmişti..)

Bu idâmı, onbinleri katlettirmiş olan Sıkıyönetim Komutanları başta olmak üzere, Şah ordusunun öteki en seçkin generallerinin, SAVAK başkanlarının, Emniyet Genel Müdürü ve diğer yüksek dereceli memurların ve öteki önde gelenlerinin idâmları, kurşuna dizilmeleri izledi.. Şahlık düzeninden kalan ordu, neredeyse başsız kalmıştı..

Hele, İran’ın en zenginlerinden olan bir ‘yahudi kapitalist’in idâm olunması, dünyayı şoke etti.. Dünya kamuoyunun baskısı yüzünden bu idâmın yapılamıyacağı sanılıyordu..

Bu arada (ilk yazıda değinilen) Meşhed-Gevherşâd Mescidi Qıyâmı’ sırasında, 700 küsur müslümanı katlettirmiş ve sonra da general iken ordudan ayrılıp, Şah’ın senatosunda senatör bile seçilen kişinin, işlettiği cinayetten 40 küsur sene sonra yargılanıp idâma mahkûm olması ve verilen kurşuna dizilme hükmünün, öldürttüğü kişilerin geride kalanlarınca yerine getirilmesi, zâlimlerin, cinayetkârların âqıbeti açısından son derece ibret vericiydi..

*

*İSLAM İNQILABI MUHAFIZLARI (PASDARLAR) ORDUSUNUN KURULMASI..

Özellikle de, halkın üzerine ateş açan ve onbinlerce insanı öldüren Şahlık düzeninin ordusu ile halk kitleleri arasına derin bir soğukluk girmişti.

Çoğu kimse, ordunun derhal lağvedilmesini istiyordu..

İmam Khomeynî ise,  ordu içindeki müslüman kumandanların ve ordunun bedenini teşkil eden askerlerin milletin hizmetinde olduğunu belirtiyor ve ‘ordu millet içindir,’ diyor ve orduya halkın sevgisini göstermesini istiyor ve halk kitleleri de, ‘arteş berayi millet, millet berayi arteş..’ (Ordu millet içindir, millet de ordu içindir..)  pankartları ve sloganlarıyla ülke çapında gösteriler tertibliyorlardı..

Ama, bunun yetmiyeceği açıktı..

İmam Khomeynî, kendi şahsına derin bir sevgi ile bağlılık şahsî bağlılık gösteren kitlelerden, hemen, İslamî değerlere bağlı olan bir güç oluşturulması gerektiğini temel alarak, İnqılab Muhafızları Ordusu’nu kuruyor ve bu güce katılacak olanların İslamî değerler süzgecinden geçirilmesini, eğitilmesini ve şahsa değil, değerlere bağlılığın esas alınmasını istiyordu..

*Bu arada, önce Kürdistan ve Azerbaycan’da ve sonra (Kuzeydoğu İran’daki) türkmen bölgesiyle, Belûcistan ve Ahvaz eyaletlerinde kavmiyetçi ayrılık ateşleri tutuşturulmaya başlanmıştı.. Bu ayaklanma teşebbüslerinin hemen herbirisi, bizzat onlara karxı çıkan halk kitlelerinin verdikleri direnişlerle azerî türkçüler, kürdçüler, türkmenciler, beluçcular, arabcılar, ve sonunda da farsçılar, kendi kavimlerinin üstünlüğünü esas alan düzenlemeler için, silahlı mücadelelere başlamışlardı..

Halbuki, İmam Khomeynî, daha Paris’te iken kendisine ‘eqalliyet’in, azlık unsurların hukuku ne olacak?’ diye soran yabancı medya mensublarına, ‘Onlar zimmî hukukuna tâbi olacaklardır’ cevabını veriyor ve yani, İslamî esaslara göre teşkil olunan bir nizamda, insanların dinlerine göre bir hukukî statüye kavuşacaklarını söylemiş ve bunun üzerine, ‘türkler, kürdler, arablar, beluçlar gibi etnik unsurların hukuku’  sorulduğunda ise; ‘Onlar müslüman.. Ülkenin ve rejimin aslî sahibleri..’ diye karşılık vermişti..

Nitekim, ordu henüz yeniden toparlanamamış ve komuta kadrosu dağılmışken; bu gibi etnik isyanlar, bizzat o eyaletlerdeki müslüman halk kitlelerinin o isyancılara karşı direnmesiyle ve nice canlar yanarak, aileler sönerek de olsa, bastırılmıştı.. Ama, yine de, özellikle Kürdistan eyaletindeki Senendec, Saqız, Serdeşt ve Bukan gibi bazı şehirler birkaç yıl boyunca isyancıların elinde kaldı..

Ve bu isyanların herbirisi, Tahran Üniversitesi’nde odaklanmış marksist veya kavmiyetçi örgütlerce yönlendiriliyordu.. Üniversite bu grupların işgali altındaydı..

İmam Khomeynî, bu gruplara karşı, resmî silahlı güçlerin, asker, polis ve  pasdarlar’ın değil, halk kitlelerinin harekete geçmesini istedi ve yüzbinlerin Üniversite’ye doğru harekete geçmesi sonunda çıkan çatışmalarda onlarca insan can verdi, ama, üniversite de temizlendi.. 

Arkasından, İmam Khomeynî  üniversitelerin müfredat / eğitim proğramlarının İslamî usûllere uygun olarak yeniden tanzim edilmesine kadar üniversiteleri (Tıb ve Eczacılık Fakülteleri açık kalması şartıyla) kapattı. (Bu kapalılık hali, 3 sene kadar  sürecekti.)  İmam, ‘Üniversite, bir ülkenin beynidir; ama, orası fesadla dolmuş veya felç olmuşsa, onun temizlenmesi, tedavisi açıktır..’ diyordu..

*

*HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMELİ İSLAM MI OLACAKTI, DEMOKRASİ Mİ?

Kurulması öngörülen teşkil olunacak yeni nizamın genel yapısı, sırınları, anayasasının hazırlanması için, bir Meclis-i Khubregân/ Uzmanlar Meclisi kuruluyordu.. Bazergân ve çevresindekiler, bu Meclis’in bir Kurucu Meclis (gelecek nizamın/ rejimin ne ve nasıl olacağı hakkında, son sözü söyleyecek bir karar verecek bir Meclis) olarak çalışmasını istiyorlardı; İmam Khomeynî ise, (genel çerçevesi İslam Cumhûriyeti olarak önceden belirlenmiş ve va’dedilmiş olan) bir yeni nizam için, bir Kaanûn-i Esâsî (Anayasa) hazırlayacak bir Uzmanlar ve Danışma Meclisi olarak..

Bu Meclis, Âyetullah Muntezirî başkanlığında çalışmalarına başladı..

Bu anayasanın getirdiğini en tartışmalı düzenleme ise, ‘Velayet-i Faqih’  (yani,  müslüman bir toplumun, İslam konusunda ‘feqahet / derin bilgi’ derecesinde ‘faqîh’ olan bir İslam âliminin velayeti altında olması gerektiğine dair görüşü) düzenlemesi idi..

İslam İnqılabı’nın en seçkin isimlerinden Âyetullah Muhammed Huseynî-i Beheştî’nin ve çalışma arkadaşlarının, İnqılabın gerçekleşmesinin yıllarca öncesinden itibaren hazırlamakta oldukları Anayasa taslağı esas alınarak, yeni bir anayasa şekillendirilmişti, Uzmanlar Meclisi’nde..

Bu arada özellikle Bazergân ve onun düşüncesinde olan sosyal kesim, yeni rejimin adının ‘İran Demokratik İslam Cumhûriyeti’ olmasında ısrar ediyorlardı..

İmam Khomeynî ise, bu yoldaki talebler güçlendikçe, ‘Hayır, ne bir kelime fazla, ne bir kelime noksan, sadece İslam Cumhûriyeti’ diyordu..

Bazergân ise, yeni rejimin isminde ‘demokratik’ nitelemesinin bulunması talebini gerçekleştiremeyince, ‘Hiç değilse, anayasa metni içinde, demokratik hak ve hürriyetler ifadesi bulunsun..’  diyordu.. İmam Khomeynî ise, ‘Hayır, İslam hangi hakları ve hürriyetleri veriyorsa, onlar.. Bize ne demokratik hak ve hürriyetlerden.. Demokrasi bir küfür düzenidir..’ diyor ve konuyu noktalıyordu..

Ve yapılan referandumla, İran İslam Cumhuriyeti Anayasası halka sorulacaktı.. (Anayasa oylaması sırasında oy vermek durumunda olan İran vatandaşlarından, geçerli ve belgeli bir mazereti olmaksızın oy kullanmayanların, gelecekte, bu anayasaya göre şekillenecek olan nizam içinde, kamu hizmetlerinde ve siyasî faaliyetler içinde yer alamıyacakları da hükme bağlanmıştı..)

Bu anayasa, bir genel kurallarıyla, İslam’dan çıkarılan hükümlere göre tanzim olunduysa da; herşeyden İran toplumunun genel itiqadî yapısına uygun olmasına dikkat edilerek hazırlanmış bir anayasaydı..

Bu anayasanın halkın reyine, referanduma sunulacaktı.. Bazı çevreler, ‘İslam referanduma sunulur mu?’  gibi tartışmalar başlatmak istemişlerdi.. Buna karşılık olarak Âyetullah Beheştî, ‘Biz, İslam’ı değil, İslamî ölçülere göre tesis olunduğuna inandığımız bir anayasayı referanduma sunuyoruz.. Kabul edilmezse, yanlışlık nerededir, düzeltilmesi gereken hususlar nedir, diye yeniden gözden geçiririz..’ diyordu..

Ve bu anayasa ile, yüzde 95’leri bulan halk oyu ile, kabul edildi.. İran devletinin yeni rejiminin adı, İran İslam Cumhûriyeti olarak belirlenmişti..

Ama, bu arada, özellikle Velayet-i Faqîh ıstılahı ve kavramı etrafındaki tartışmalar sadece marksist ve diğer laik kesimler arasında değil, hattâ bazı küçük, ama, etkili müslüman gençlik grupları arasında da tartışılıyor/ reddediliyordu..

*

*ÇAREYİ TERÖR EYLEMLERİNDE GÖRMEK ÇARESİZLİĞİ..

O dönemde, İmam’ın en yakınındaki en seçkin inqılabçı ulemâ’ya ve diğer seçkin şahsiyetlere karşı yaygın bir terör eylemi de başladı.. Bu eylemleri başlatanlar genelde, ‘Furqan’ isimli bir örgüt idi.. Bu örgüt, ulemâ’nın iktidar sahibi olmaması ve hattâ hiç olmamaları gibi görüşlere kadar uzanan bir ideolojik yelpazede bulunuyorlardı; İslam tarihindeki Hâricîler / Khevâric’i hatırlatan şekilde..

Ve bunların, 1977 yılında, (yani, İslam İnqılabı’nın gerçekleşmesinden 1,5 sene kadar öncelerde Londra’da vefat eden ve İran’daki özellikle üniversite gençliği üzerinde etkili bir fikir adamı olan) Ali Şeriatî’nin ‘İslam, minha’y-ı rûhaniyet’ (hocasız, ulemâsız İslam) nazariyesinden ilham aldıkları söyleniyordu..

Bu arada, İnqılab’ın en ünlü isimlerinden ve (Şah’ın zindanlarında onyıllarca kalan ve geniş halk kitlelerinin sevdiği bir diğer isim olan) Âyetullah Mahmûd Taleqanî  de bir kalb sektesiyle dünyaya vedâ ediyordu..

Ve, Tebriz’in seçkin inqılabcı ulemasından Âyetullah Gazi’yi ve Âyetullah Medenî, İmam Khomeynî’nin yakın çalışma arkadaşlarından Âyetullah Muhammed Mufatteh ve yine inqılabçı ulemânın en seçkinlerinden Âyetullah Murteza Mutahharî, suikasdler sonucu öldürüldüler..

Maksadın, İmam’ı, çevresinde işbilir her kim varsa onları yoketmek sûretiyle, yalnız ve çaresiz bırakmak olduğu anlaşılıyordu..

İmam’ın en yakın çalışma arkadaşlarından Huccet-ul’İslam Hâşimî Refsencanî de bir suikasdde ağır yaralandı ve bir böbreğini kaybetse de, 20 gün kadar süren komadan sağ olarak çıktı..

*

*AMERİKAN B. ELÇİLİĞİ’NİN BASILMASI VE REHİNE ALMA MES’ELESİ

İnqılab’ın üzerinden henüz 9 ay geçmekteydi.. Bu arada yurt dışına kaçan Şah, Mısır’dan Fas’a, oradan B. Amerika’ya geçiyor ve orada bir hastaheneye yatıyordu.  Amerika, Şah’ı nasıl koruyacağını bilemiyordu. İran’ın baskıları üzerine, Şah, Amerika’dan çıkarılıyor ve Panama’ya gönderiliyordu.. Oradan da Mısır’a geri gelecekti.. Amerika, Şah’ı hem ülkesinde barındırmıyor, hem de barınaksız bırakmak istemiyor, sahiblenmeye çalışıyordu..

Bu durum, İran’daki milyonları daha bir hiddetlendiriyordu, Amerika’ya karşı..

4 Kasım 1979 günü, onbinlerden, yüzbinlerden oluşan bir kalabalık, Amerikan Elçiliği önünde bir protesto eylemi yaptı..

Ve, Elçilik basıldı.. 52 diplomat rehine alındı.. Bu eylemciler kendilerini ‘İmam’ın çizgisindeki Üniversiteliler(Dânişcuyan-i Hatt-ı İmam..) olarak isimlendirmişlerdi..

İmam Khomeynî,  resmî güçler dışındaki inqılabçı gruplarca gerçekleştirilmiş olan bu eylem karşışında, ‘rehinelere asla fizikî -bedenî bir zarar verilmemesi’ emrini veriyordu..

Bu arada elçilikteki bütün belgeler, Amerikalı yetkililerin harekete geçirdiği otomatik kağıt doğrama makinelerinde doğranıvermişti.. (Ki, sonradan 400 kadar üniversiteli, kıyılmış olan bütün kağıt parçalarının herbirini yerli yerine koyarak, bunlardan 300 kadar kitab yayınlamıştı.  Bu belgelerden, yeni rejim içinde yer almak isteyen birçok isimlerin de empernyalist güçlerle nasıl bir işbirliği içinde olduğuna dair bilgiler elde edilmişti..)

Rehine alınan Amerikalılar’ın ülkenin çeşitli yerlerine dağıtıldığı anlaşılıyordu..

Amerikan filoları Hind Okyanusu’na ve İran sahillerine doğru yol alıyordu.. Amerika’nın İran’a saldıracağı korkusu  ile dünya diken üstündeydi.. İmam ise, meşhur konuşmasında, ‘Amerika, hiç galati nemitevaned bekoned..’ (Amerika hiçbir halt edemez..) diyor ve Amerika’ya ilk kez böylesine meydan okuyan bir liderin karizmatik gücü ve etkisi ile İran halkı, kendisine daha bir güveniyordu.. Hem şia fıqhına göre müctehid  konumunda olması ve hem de Şah gibi bir büyük zâlimi ve asırlara dayanan temelleri bulunan rejimini İran’ın tepesinden fırlatıp atması dolayısiyle kendisine zâten bağlı ve hayran oldukları İmam Khomeynî, şimdi, emperyalist dünyanın en büyük gücüne de meydan okuyordu..

Başbakan Mehdi Bazergân ise, bu gelişmelerde İmam’dan farklı düşündüğünden, Başbakanlık’tan istifa ediyordu.. 

Çoğu müslüman seçkinler ise, İran’da yapılan bu eylemin İslam açısından da, uluslararası hukuk açısından da savunulamıyacağını, ‘elçiye zeval yoktur’  sözünün şer’an da kabul edilmesi gerektiğini dile getiriyorlardı..

İmam Khomeynî ise, uluslararası hukukun, İslam ve müslümanların inisiyatifi olmaksızın oluşturulduğunu ve ayrıca, hiç kimseye de, diplomatik dokunulmazlık adına casusluk yapma hakkı tanımadıklarını söylüyordu..

Amerikan tehdidleri sonuçsuz kalacak ve rehinelerin kurtarılması, 444 sürecek bir yılan hikayesine dönüşecekti..

*

*İLK CUMHURBAŞKANI’NIN SEÇİMİYLE ORTAYA ÇIKAN GİZLİ İÇ-SAVAŞ..

Yeni anayasa ile resmen İslam Cumhuriyeti adını alan sistemin cumhurbaşkanı seçilecekti.. Ve -nice seçkin ulemâyı yetiştirmiş bulunan bir aileden gelen- Ebu’l Hasan Benî Sadr, İmam Khomeynî’nin de zımnî teyidiyle, en güçlü aday olarak girdiği seçimi kazandı.. İnqılab’ın I. yıldönümünde, İmam Khomeynî, Benî Sadr’a cumhurbaşkanlığı hükmünü verdi..

Benî Sadr’ın cumhurbaşkanı olsa da, kuracağı hükûmetin Meclis tarafından güvenoyu alması gerekiyordu.. Bu bakımdan, gösterdiği isimlerin başbakanlığı kabul edilmeyince, Benî Sadr, istemiye istemiye de olsa, Muhammed Ali Recaî’yi Başbakan olarak göstermek zorunda kaldı..

Ancak, bu vazifelendirme, kendi içinde bir zıdlaşmanın tohumlarını da taşıyordu.. Çünkü, Benî Sadr, uzun yıllar Fransa’da kalmış, orada okumuş birisi idi ve İran’daki yaklaşık yüzyıllık Batıcı (Garbgera) - İslamcı kavgasında, Batıcı cenahın ılımlı bir siması olarak yükseliyordu.. Muhammed Ali Recaî ise, fakir bir ailenin çocuğu olan ve yaşayış tarzıyla da mustaz’af (hakları gasbedildiği için zayıf bırakılmış) müslüman kitlelerin içinden gelen ve onların değerlerinden ayrılmayan bir öğretmen idi..

Bu iki kutub arasındaki zıdlaşma, bu mecburî vazifelendirmeyle birlikte daha bir keskinleşecekti..

*

*TABES ÇÖLÜ’NE AMERİKAN İNDİRMESİ FİYASKOSU..

İran’ın muhtelif yerlerine dağıtılmış olan  amerikalı rehineleri kurtarmak için yapılan bütün çabalar sonuçsuz kalıyor ve Amerikan Başkanı J. Carter,  büyük bir kamuoyu baskısı altında tutuluyordu..

Sonunda, 24 Nisan 1980 şafağında, Hind Okyanusu’ndaki Amerikan Uçak Gemisi’nden havalanan savaş uçakları İran’ın doğusunda, Pakistan- Afganistan sınırına yakın yerdeki Tabes Çölü’ne inmeye hazırlanıyorlardı..

Buraya indirilen Amerikan güçleri, içerde daha önceden ayarlanan kişilerle birlikte hareket edecek ve başta İmam Khomeynî olmak üzere, İnqılab’ın seçkin isimleri rehine alınıp, Amerikalı rehinelerin bu şekilde kurtarılmaları yolu denenecekti..

Ama, inişte, bütün hesablar alt-üst oldu.. Çünkü, uçaklar inişte, birbirleriyle çarpışmış ve Amerikan pilotları ve diğer bütün askerler  tamamiyle ölmüşlerdi..

İran makamları bu haldırı haberini, sabahleyin Carter’in gözyaşları içinde açıkladığı ve bütün sorumluluğun kendisine aid olduğunu belirttiği başarısız indirme harekâtından öğreniyorlardı..

Düşün sebebi, teknik olarak izah edilemedi.. Kimileri kum fırtınasından  ve motorların içine kum taneciklerin girmesinden dolayı bu facianın meydana geldiğini söylerken, kimileri de, ‘Hind Okyanusu’nda yıkanan savaş uçaklarının üzerinde ince bir tuz tabakası meydana gelmişti.. O tuz tabakası, Tabes Çölü’ne inişte, şafak vaktinin serinliğinde meydana gelen çiğ hadisesiyle nemlenmiş ve nem de uçakların elektrik sistemlerinde kısa devre oluşturmuş ve uçaklar düşüp birbirlerine çarpmıştır..’ diyorlardı..

İmam Khomeynî, daha sonra bu hadiseyi açıklarken, ‘Allah’u Tealâ, kum tanelerine emir verdi, şöyle oldu-böyle oldu derken, birbirlerine çarpıp öldüler.. Bizim haberimiz bile yoktu.. Biz uykudaydık.. ama, biz uykudayken de, uykuda olmayan vardı.. onun inayetiyle, düşmanlarımız zelîl oldular.’ diyordu.. 

*

*SADDAM’IN SALDIRISIYLA BAŞLAYAN VE 8 YIL SÜREN ‘İRAN- IRAK SAVAŞI’..

Ve bu arada, Irak’taki Baas rejiminin Devlet Başkanı Saddam Huseyn, Şah Pehlevî ile birlikte imzaladığı ve iki ülke arasındaki ihtilaflara son veren 1975- Cezayir Andlaşması’nı tanımadığını, artık onun geçersiz olduğunu açıklıyor ve tv. ekranları karşısında o andlaşma metnini yırtıyor ve arkasından da,  22 Eylûl 1980 günü, günortasında, Irak savaş uçakları; ânî bir saldırı ile, Tahran- Mehrâbâd Havaalanı başta olmak üzere, Abadan’daki ünlü petrol rafinerilerini ve İran’ın bir çok önemli sanayi tesislerini ve limanlarını bombardıman ediyordu..

İran Ordusunun başkomutanlığını, İmam Khomeynî, bir hükümle Cumhurbaşkanı Benî Sadr’a vermişti.. Ancak, Benî Sadr ile Başbakan Recaî arasında ideolojik bir savaş, Irak’ın başlattığı kanlı savaştan daha da çetin bir şekilde çoktaaan başlamıştı..

Benî Sadr’ın yöneticilik tecrübesi olmadığı için, orduya komutanlık konusunda da fazla etkinlik göstermesi beklenmiyordu.. Kaldı ki, Şahlık düzenini korumak üzere oluşturulmuş bir ordunun, şimdi de, İslam rejimini korumak rolünü üstlenmesi ve başarı olması beklenemezdi..

Nitekim, ordu klasik savaş metodlarıyla savunmaya çalışırken, Saddam ‘yıldırım savaşı’  verip netice almaya çalışıyor ve İran sınırlarından içeriye doğru 150 km.’ye varan noktalara kadar ilerlemiş bulunuyordu.. (Saddam’ın,  , ‘savaş, yıldırım savaşı olacak ve sadece 7 gün sürecek..’ dediğini, saldırısından birkaç önce Bağdad’ı ziyaret eden zamanın Fransa Başbakanı Jacques Chirac, savaşın 7. yılında açıklayacaktı.. Yani, evdeki hesab, çarşıya uymayacaktı..)

İmam Khomeynî ise, Savaşı kazanacağız demiyorum, kazandık diyorum.. Çünkü, bizi bu zamana kadar başka türlü yenemiyeceklerini anlayanlar, şimdi savaştan başka bir çare kalmadığını gördükleri için başlattılar bu savaşı.. Demek ki, bu zamana kadar zafer kazanmış bulunuyoruz, bu zaferi bundan sonra da koruyalım..  diyordu..

Ve savaşı, ordu değil, İslam İnqılabı Muhafızlar Ordusu (pasdarlar)  ve Besîc-i Mustaz’afan (Mustaz’aflar Seferberliği) denilen Halk Gönüllüleri Ordusu yürütüyor ve imkansız denilecek şartlarda da olsa, Saddam’ın en modern silahlarının karşısında dalga dalga duruluyor ve Saddam’ın ‘Yıldırım Savaşı’ durdurulup, saldırgan düşmanın aleyhine olacak şekilde bir ‘yıpratma savaşı’na dönüştürülüyordu.. 

*  

*BENÎ SADR BUHRANI, GERÇEKTE ‘BATICI’LARLA ‘İSLÂMCI’LAR’ ARASINDAKİ HESABLAŞMAYDI..

 ‘Mucahidîn-i Khalq / (Halkın Mucahidleri) isimli yarı marksist ve de İslamî terminolojiyi de kullanan ve Şah zamanından beri silahlı mücadeleleriyle bilinen silahlı mücadele örgütü de, anayasa referandumuna karşı yürüttüğü kampanyadan netice alamayınca, faaliyetlerini İslam İnqılabı nizamına karşı silahlı mücadele alanına kaydırdı.. Başta, Tahran olmak üzere, büyük şehirlerde kanlı sokak çatışmaları, bombalı eylemler meydana geliyordu..

İnqılab’ın en üst derece temsilcilerine karşı suikasdler de devam ediyordu..

Âyetullah Sadûqî ve Âyetullah Destgayb, Âyetullah Quddûsî ve diğerlerinin vefatlarıyla sonuçlanan bombalı suikasdler takib etti..

Bu arada Cumhurbaşkanı Benî Sadr ile, Başbakan Recaî arasında ve gerçekte ise, Garbgera/ Batıcılarla, İslamî değerlere öncelik verilmesini isteyenler arasında giderek kızışan çetin bir sosyal içsavaş yaşanıyor ve bu durum tabiatiyle, cebheleri de etkiliyordu..

Benî Sadr ve tarafdarları, Recaî gibilerin Başbakanlığı zamanında kazanılacak bir zafer kazanılmasın derken; diğer taraf da aynı şeyi, Benî Sadr’ın başkomutanlığında kazanılacak bir zaferin, Batıcıların ideolojik güçlenmesi olarak ortaya çıkacağını söylüyorlardı..

Gerilim, toplumun hemen her kesiminde hissediliyor ve sınırlardaki savaştan daha az tehlikeli olmayan bir mücadele yaşanıyordu..

Bu arada, İslamî cezaların tatbiki ve Qısas / kısas uygulamasını düzenleyen bir kanun Meclis gündemine geldiğinde, Benî Sadr ve Bazergan, bu cezanın İran’ı ‘Qurûn-i Vustâ’ya, Ortaçağ’a götüreceğini, bunun kabul edilemezliğini belirtip, açıktan muhalefet etmeye ve toplumda protesto gösterileri yapılması çağrılarında bulunmaya başlamışlardı..

İmam Khomeynî ise, İslam’ın ahkâmını bu şekilde tezyif edip, aşağılayanların  ‘mürted’ durumuna düşeceklerini, derhal tevbe etmelerini istiyordu..

İmam’ı destekleyen büyük gösteriler yapılırken, Bazergan, Benî Sadr’ın cebhesinden ayrıldığını ve ‘Qısas cezasına karşı olmadığını’ açıkladı..

Beni Sadr ise, ısrar ediyordu ve artık, sonun başlangıcına daha bir yaklaşmaktaydı.. Ayrıca, onun Mucahidin-i Khalq örgütüyle işbirliği yaptığı da, en hassas bilgilerin bu terör örgütünün eline geçmesinin sağlanmasıyla hissedilmeye başlanmıştı..

Ve nihayet, İslamî Şûrâ Meclisi, Cumhurbaşkanı Benî Sadr hakkında istizah (gensoru) oturumu yaptı; ama, Benî Sadr, kendisini savunmak ve iddiaları cevablandırmak için Meclis’e gelmiyor ve Benî Sadr’ın cumhurbaşkanlığı’ndan azlini İmam’a öneriyordu..

Ve İmam da, Benî Sadr’ı cumhurbaşkanlığı’ndan azlediyordu.. Ancak, Benî Sadr, hâlen firardaydı, ülke içindeki yeri belirlenemiyordu..

*

*’KAN MİNARESİNDEN AŞQ EZANI’ OKUTAN BİR TERÖR DALGASI..

Gerilimin iyice yükseldiği o hassas günlerde, İmam’ın yakın çevresindeki isimlerden Huccet-ul’İslam Seyyid Ali Khameneî’ye Tahran’da bir mescid’de konuşurken teyp içine yerleştirilen bir bomba patlatılarak bir suikasd yapılıyordu. Khameneî, 1 ay kadar kaldığı komadan, sağ elini çalışamaz hale gelmesiyle çıkacaktı..

Khameneî’nin hastahanede ve komada olduğu sırada, Hizb-i Cumhûrî-i İslamî’de 28 Haziran 1981’de büyük bir patlama meydana geldi ve bu patlamada, en başta, Âyetullah Muhammed Huseynî-i Beheştî ve (Âyetullah Huseyn Ali Muntezirî’nin oğlu) Huccet-ul’İslam Muhammed Muntezirî başta olmak üzere, 8 Bakan, ve 15 kadar Bakan Yardımcısı ve 25 kadar da m. vekili olmak üzere, 72 kişi can vermişti..

Bombayı, sözkonusu merkezde teknisyen olarak çalışan ve Mucahidin-i Khalq örgütü üyesi olduğu sonradan anlaşılan ve saatli bombayı koyduktan sonra Türkiye’ye kaçan ve oradan da Amerika’ya sığınan A. Kulahî isimli bir gencin koyduğu anlaşılacaktı..

İmam Khomeynî, bu faciadan sonra yaptığı açıklamada konuşmada, ‘Bizde Beheştî’ler çoktur.. Bu hassas merhalede, asıl dikkat olunacak husus, hiç kimsenin, muhaliflere, hışımla davranmamasıdır.. Bizi bu ölümler değil, zulüm mahveder..’ diyor ve boşalan önemli makamlara derhal yeni vazifelendirmeler yapıyordu..

Beheştî ve arkadaşlarının cenazeleri, milyonların gözyaşları  arasında defnediliyor ve müslüman halk, inqılab’ı korumak hususunda daha bir bileyleniyordu..

O cenaze merasimlerinde okunan bir ağıttaki bir cümle  ilginçti:

‘Şehidân, ezan-ı aşq ra mikhonend, ez minare-i khûn..’ (Şehidler, kan minaresinden aşq ezanı okuyorlar..)

Ve savaş cebhelerindeki mücadele de en amansız şekliyle sürüyordu..

Patlamada can veren milletvekillerinin bölgelerinde derhal yeni seçimler yapılıyor ve ülke çapında da, yeni cumhurbaşkanı seçiliyordu.. Bu, Muhammed Ali Recaî idi.. O, 2. cumhurbaşkanı olarak vazifeye başlıyor ve Huccet-ul’İslam Muhammed Cevad Bâhuner de yeni Başbakan oluyordu..

Bu arada, aylardır gizli olan Beni Sadr’ın Mucahidin-i Khalq örgütünün de yardımıyla, kadın kılığında, çarşaflı olarak bir uçağa binip ülkeyi terkettiği anlaşıldı, ve Fransa’ya sığındı.. (Benî Sadr’ın Paris’teki hayatı ilginçtir.. Bir ara, kızını Mucahidin-i Khalq’ın lideri ile evlendirdi, ama, bu evlilik de yürümedi, o işbirliği de.. Benî Sadr, halen de Paris’te yaşamaktadır...)

Ama, henüz iki ay geçmemişti ki, Eylûl 1981’de, Başbakanlık’ta yapılan bir toplantıda meydana gelen patlamada 13 kişi yanarak can veriyordu..

Yanan cesedlerden ikisinin Recaî ile Bâhuner’e aid olduğu teşhis edilebilmişti.. anlaşılıyordu.. Diğerleri de diğer yüksek dereceli yöneticilerdi..  Ama daha ilginç olanı, bombayı koyan kişinin, Yüksek Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri C. Keşmirî olduğu anlaşılacaktı.. Halbuki, ilk anda, ölenler arasında onun da olduğu sanılmış ve o da şehid oldu diye, yanık cesedlerden birisi ona aid diye defnedilmişti.. Birkaç ay sonra ise, bu kişinin, toplantı salonuna saatli bomba düzenekli bir çantayı bıraktıktan hemen sonra, yurt dışına kaçtığı ve ailesiyle birlikte Amerika’ya sığındığı belirlenecekti..

Bütün bu bombalı suikasdler, korkunç terör eylemleri olurken, Batı dünyası ve hattâ komsu Türkiye’deki laik rejimin kalemşörleri, İran’daki bu terör saldırılarıyla zevkleniyorlardı..

(Bir örnek olarak, Ç. Altan’ın o günlerdeki yazılarına bakılabilir..)

Recaî’nin şehadetinden sonra, yeni cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktı..

Ancak, bu hususta, bir suikasdden ağır yaralı olarak kurtulan ve henüz nekahat dönemini geçirmekte olan Seyyid Ali Khameneî’nin cumhurbaşkanı olmasında karar kılınmıştı.. Ama, İmam Khomeynî, Hükûmet uygulamalarındaki yanlışlıkların İslam’a mal edileceğini düşünüyor ve cumhurbaşkanı’nın bir ruhanî, bir ahund, bir molla, ulemâdan birisi olmaması, sivil birisi olması gerektiğinde ısrar ediyordu..

Refsencanî’nin ‘günlük’lerindeki bir ilginç not şöyledir: ‘Bugün, Agay’ı Khameneî’nin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesine İmam’ı nihayet ikna edebildik..’

Ve Khameneî, yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı seçiliyor ve o da, gösterdiği Başbakan adaylarının Meclis tarafından güvenoyu alamıyacağı anlaşılınca, son bir yıldır Dışişleri Bakanlığı’nı yürütmekte olan Mîr Huseyn Musevî’yi Başbakan olarak gösteriyor ve o da, Meclis’ten güvenoyu alıyordu.

(Seyyid Ali Khameneî’nin cumhurbaşkanlığı ve Mîr Huseyn Musevî’nin Başbakanlığı, 8 yıl, ciddî sıkıntılarla karşılaşsa da, İmam’ın müdahalesiyle devam edecek ve İmam’ın vefatına kadar devam edecekti.. Çünkü, o yıllar bütünüyle savaş yıllarıdır ve savaş, bütün mes’elelerin başında gelmektedir ve diğer görüş farklılıkları ikinci plana atılmaktadır..

Ama, ilginçtir, 1997’de, Refsencanî’nin iki dönemlik cumhurbaşkanlığı sona erip yeni bir cumhurbaşkanlığı seçimine geçileceği sırada, Mûsevî’nin adaylığı sözkonusu olmuş ve amma, yönetim anlayışından kaynaklanan geçmiş ihtilafların tekrarlanacağı endişesiyle Mûsevî aday olmamış ve Muhammed Khâtemî aday olup, yüzde 70 ve yüzde 80 gibi ezici bir ekseriyetle iki kez seçilmişti.. Khâtemî’nin iki dönemlik başkanlığı sona erdikten ve bir dönem de Mahmûd Ahmedînejad cumhurbaşkanı olduktan sonra, 12 Haziran 2009’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, 20 yıl kenarda sessiz duran Mûsevî’nin aday olmuş ve bir anda, Mûsevî aleyhine korkunç bir karalama kampanyası başlatılmıştı.. Ahmedînejad’ın tekrar kazanmasıyla sonuçlandığı açıklanan seçimler sonrasında yaşananlar ise, herhalde, İslam İnqılabı’na gönül vermiş olan herkes için bir yürek sızısıdır.)

*

Bu vesileyle, bir noktaya daha değinmek gerekiyor..

Bir ara, (Benî Sadr ve Recaî’den sonra) cumhurbaşkanlarının mutlaka ulemâdan, sarıklılardan birisi olması anlayışı, Khameneî, Refsencanî ve Khâtemî’nin seçimleriyle, neredeyse bir gereklilik ve gelenek haline dönüşecek iken; 2005 yılında Ahmedînejad’ın seçilmesi ve son seçimde de, iki aslî adayın Mîr Huseyn Mûsevî ve Ahmedînejad’ın ‘muammem / imameli, sarıklı olmayışı ile, bu gelenekleşme tehlikesi bertaraf oldu.. Yani seçimlerde kıyafet ve giyim gibi şeklî unsurlar değil, fikrî ve kalbî liyakat ölçülerinin esas alındığı gösterilmeliydi ve bu gerçekleşmiştir, denilebilir..

*

*SAVAŞIN SONA ERMESİ VE İMAM’IN, ‘ZEHİR KADEHİNİ BAŞINA DİKMESİ’ VE MUNTEZİRÎ’NİN AZLİ VE..

Saddam’ın saldırısıyla başlayan ve 1980-1988 arasında, 8 yıl süren İran-Irak Savaşı, her iki taraf için de maddî açıdan tam bir yıkım olmuştu.. Her iki taraftan hayatını kaybedenlerin sayısının bir milyonu bulduğu tahmin edilmektedir..

İslam İnqılabı’nın en seçkin nesli, gönüllü olarak gittikleri savaş cebhelerinde eriyorlardı.. ama, onların kanının bereketi, toplumu daha bir diri tutuyordu..

‘Arab kavmiyetçiliği + sosyalizm’  temelleri üzerinde geliştirilen Baasçılık Hareketi’nin Irak kolu lideri olan Saddam Irakı ise, sonu nereye varacağı bilinmeyen bir savaşa sürüklenmiş, savaş gücünün büyük çapta kırılmış olması hasebiyle, iyice nefesi tükenmiş duruma dönüşüyordu..

Özellikle de, BM. Güvenlik Konseyi’nin savaşın başında her iki tarafa da silah ambargosu uygulanması kararı almasına rağmen, o kararı alan ülkelerin, Irak’a, bütün imkanları sağlamalarıyla, savaş, özellikle İran için, tam bir maddî yıkım halinde geçiyordu..

Ama, manevî bakımdan, sosyo-psikolojik bakımdan, İran toplumu, yeni baştan yapıyordu, kendisini..  İran’ı asırlarca yoğurmuş olan İslam inanç ve kültürü, toplumu bu savaş sâyesinde ve daha bir güçlü şekilde, toplumun bünyesine yeniden ve derinden derine işliyordu..

Savaşın başında, henüz İnqılab çalkantıları içinde olan İran toplumu, İmam Khomeynî’nin güçlü liderliği etrafında, kenetlenmişti..

Elbette, bu durum, içerdeki İslam İnqılabı muhalifi güçleri de daha bir şiddetli mücadelelere sevkediyordu ve onlara verilen tepkileri de, kezâ..

Saddam rejiminin gücünün iyice bitmekte olduğunu gören emperyalist güçler, savaşın İran İslam Cumhuriyeti’nin zaferiyle neticelenmemesi için, savaşın sonuçlandırılmasını planlıyorlardı.. Bunu sağlamak için, Sovyetler Birliği ve B. Amerika, en güçlü ve modern füzelerini Saddam’a veriyorlar ve Saddam da o füzelerle İran şehirlerini dövüyor, tahrib ediyor, onbinlerce sivil insanı da kan içinde boğuyordu..

Ve hele, Halebçe katliâmı, Saddam’ın cinayetkârlığının sembolü olmuştu..

1988 Baharı’nda İran Ordusunun eline geçen Halebçe şehrinde halkın, İran ordusunu  ‘Allah’u Ekber’ nidâlarıyla sevinçle karşılamaları Saddam tarafından korkunç şekilde cezalandırılıyor ve 5 binden fazla sivil savunmasız, çocuk, kadın ve diğer sivil insanlar kimyasal silahlar bir anda kavruluyorlardı..

Ama, bu katliâm, kendi adamları olan Saddam tarafından işlendiği için, emperyalist dünya tarafından görmezlikten geliniyordu..

Ve arkasından İran Hava Yolları’na aid bir yolcu uçağı, 307 yolcusuyla, İran Körfezi üzerinde Amerikan savaş gemilerinden atılan füzelerle, ‘üzerimize gelen bir savaş uçağı zannetmiştik..’ bahanesiyle vurulup Körfez’in sularına gömülüyordu..

Bu saldırılara İran’ın tepkisinin ne ve nasıl olacağı dünyada heyecanla beklenirken,  Temmuz-1988’de nihayet,  İran, ‘ateş-kes’i kabul ettiğini açıklıyordu..

Bu, kolay değildi..

Ama, İmam Khomeynî, kendilerine, ‘teslim ol’ değil, ‘ateş-kes’ çağrısı yapıldığını; ‘teslim ol’ çağrısı yapılsaydı, kanlarının son demlerine kadar çarpışa-çarpışa direneceklerini belirtiyor ve bu yine de böyle bir noktaya varılması hasebiyle, ‘zehir kadehini başına diktiğini’  belirtiyordu..

Çünkü, İmam,Savaş 20 yıl da sürse, zafere kadar savaş.. Çünkü biz saldırıya uğradık!.’   diyordu, yıllardır.. Ama, şimdi böyle bir durum ortaya çıkıyordu..

*

Elbette bu durum, İmam’ın sağlığını da etkileyecekti..

Özellikle, Irak’ta yerleşmiş bulunan ‘Mucahidin-i Khalq’ örgütünün onbinlerce savaşçısının,  ateş-kes’le noktalanan savaştan sonra İran’a saldırması ve Saddam’ın bu durumu, ‘(ateş-kes)’e aykırı değildir; İranlılar kendi ülkelerine dönmek istiyorlar..’ diyerek göstermesi taktiği ve yüzlerce tank ve savaş uçaklarının desteğinde, İran içinde, yüz km. kadar ilerlemesi ve sonra, bu saldırganlardan 6 bin kadarının öldürülmesi, içerde ilginç tepkileri de beraberinde getirdi.. Çünkü, İslam İnqılabı nizamına karşı silahlı mücadele verdikleri gerekçesiyle, haklarında idâm hükmü verildiği halde, bu hükümlerin, tevbe ettikleri gerekçesiyle infaz olunmadığı binlerce kişinin, ‘Mucahidin-i Khalq’ın son saldırısıyla işbirliği halinde oldukları belirlenmişti.. Bu durumda, tevbelerini bozanlar hakkındaki idâm hükümlerinin döndüğüne dair, İmam ile Âyetullah Muntezirî arasında ortaya çıkan görüş farklılığı, çok ciddî bir ihtilafın kapısını açtı.. Esasen, bu ikili arasına, daha önce de, Mehdî Hâşimî Mes’elesi’nden ve hele de Hâşimî’nin idâmından dolayı bir soğukluk girdiği bilinmekteydi..

Muntezirî’nin, Rehber Vekilliği makamında bulunması dolayısiyle, bu ihtilaf derinden derine, bütün bir toplumu ilgilendiriyordu.. Ve bu ağır şartlar, İmam’ın sağlığını etkiliyordu, herhalde..

*

*REHBER ve REHBER VEKİLLİĞİ’NİN İKİ BAŞLILIĞA DÖNÜŞMESİ..

Gerçekte, İmam Khomeynî’nin sağlığı taa baştan beri tehlike işaretleri veriyordu.. Bunun için, Velayet-i Faqihlik makamında meydana gelebilece muntemel boşalmaları doldurmak ve de Veli’yy-i Faqîh’i gözetlemek, yanlışlarına karşı gereken tedbirleri almak için oluşturulmuş bulunan ‘Fakihler Meclisi(Meclis-i Khubregân), bir olağanüstü durum karşısında hazırlıksız yakalanmamak için, Âyetullah Huseyn Ali Muntezirî’yi ‘Qaim Maqaam-ı Rehberî’ (Rehberlik Vekilliği) makamına seçmişti; henüz İnqılab’ın ilk yıllarında...

İnqılab’ın ilk yılında, Qum’da geçirdiği bir kalb krizini atlatmış ve Tahran’a getirilmiş ve uzuun bir tedaviden sonra bir daha Qum şehrine dönememiş ve sağlığı için oldukça havadar bir yer gerekli görüldüğünden, Tehran’ın kuzeyinde, Elbruz dağlarının eteklerinde, eskiden şehrin dışında olan Cemarân köyündeki bir mescidin yanıbaşında, iki gözlü küçücük bir evde olarak yaşamaya başlamıştı.. Mescid’le evi arasında bir geçit  vardı.. İmam, halkla görüşmelerini Mescid’e yapar ve direkt olarak  o evden bu mescid’e gider gelirdi... Muntezirî ise, Qum’da otururdu ve onunla görüşmek hem daha kolaydı ve hem de, karşılıklı konuşmak, soru sormak, görüş belirtmek daha kolaydı.. Ve İmam’ın konuşmalarının, tavırlarının canlı yorumcusu gözüyle bakılırdı..

Bütün temel devlet organlarında ve kamu kuruluşlarında, İmam’ın bir ‘numayende’si,/  temsilcisi bulunurdu.. Bu temsilciler, İmam’la o kurum ve kuruluşlar ve de oralarla işleri olan halk arasında, bir râbıt, bir  irtibat kurucu  durumunda olur ve teorik olarak, onların İmam’a devamlı raporlar verdikleri ve de böylece İmam’ın halktan asla kopmadığı kabul edilirdi..

Ama, bunun pratikte aynı sonucu verdiği söylenemezdi..

Dahası,  Rehber Vekili olarak,  Âyetullah Muntezirî de, bütün devlet kurumlarında ve kamu kuruluşlarında bir numayende / temsilci tayin ederdi.. Bunlar bazen İmam’ın temsilcileriyle aynı kişi olur, bazen farklı olurdu.. Bu ‘numayende’lerin raporlarını, Muntezirî’nin görmesi daha çok mümkün idi..

Ama, bu temsilcilerin farklı kişiler olmasının ortaya yığınla problemler çıkardığı da söylenebilirdi..  Bu durum, herşeyden önce, bir zıdlaşma ve gizli iktidar yarışı  ve de yönetimde bir ikibaşlılık  meydana getir ve açıkça söylenmese de, Muntezirî’nin daha uzun bir geleceğinin olduğu varsayılarak, onun temsilcilerinin daha etkili ve dinlenir olduğu düşünülürdü..

Esasen, İmam’la Muntezirî arasındaki ve sonunda, İmam’ın vefatından iki ay kadar önce,  Muntezirî’nin azli ile noktalanan acı gelişmelerin temelinde de, bu farklı kaynaklardan, farklı temsilcilerle ve farklı niyetlerle ulaştırılan bilgilerden beslenmekten meydana gelen ihtilaflar da etkili oldu, denilebilir..

*

BUGÜN GELİNEN NOKTA, DIŞARIYA KARŞI GÜÇLÜ GÖZÜKSE DE, İÇERDEKİ ZAAF DURUMUNDAN HEMEN KURTULMALIDIR.

 

Ve o günlerden bugüne.. İmam’ın vefatından sonra, Rehberlik makamına geniş çapta Refsencanî’nin müdahalesiyle, başka bir faqîh’in değil, Seyyid Ali Khameneî’nin seçilmesi,  ve 20 yıldır süren yeni rehberlik dönemi..

Elbette, 75 milyonu bulan da nüfusuyla ve çetin sosyal problemleriyle, inişli-çıkışlı 30 yıl geride kalmış bulunuyor..

Emperyalistlerin cirit alanı durumunda olan Ortadoğu’da, bu süre boyunca, ne büyük çaplı değişiklikler gerçekleşti..

Filistin’de, Lübnan’da ve Irak’da, Afganistan’da.. 

Bunların herbirisinde de, İran İslam Cumhûriyeti, daima, emperyalistlere karşı, müslüman toplumların yanıbaşında yer alan bir güç odağı halinde yerini aldı..

*

Ve bugün..

Geçmiş 30 yıl boyunca, en temel problem, İnqılab’ı yapan sosyal güçler ile İnqılab’a karşı olanlar arasındaki hesablaşma ve boğuşma hiç eksilmemişti..

Ama, bugün gelinen noktada, yazık ki, İnqılab’ı yapan güçler arasında, çetin ve derin mücadele yaşanmakta ve her iki taraf da, İnqılab’ın daha iyiye götürülmesi emeliyle hareket ettiklerini iddia etmekteler..

Özellikle, Haziran-2009’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ortaya çıkan yüksek gerilimli durum, yazık ki, atlatılamamıştır ve İnqılab’ın en önde gelen isimlerinden yüzlercesi, aylardır zindanlardadır ve dışarda olan taraflar da birbirlerini ‘kaatil, cinayetkâr, diktatör, Yezid, munafıq,  fitne başı, siyonizmin uşağı, emperyalizmin kuklası’  gibi ağır sözlerle suçlamaktadırlar..

Öyle görülüyor ki, taraflar, İnqılab’ın temellerine bir zarar verilmesi gibi bir faciaya meydan vermemeye dikkat gösterseler de, açık olan şu ki, bu derin ihtilaf, uluslararası düşmanlık ve entrikalardan daha da bir yıpratıcıdır..

Temenni ve dua edelim ki, İslamî hedeflerle çıkılan yolda, harblerle durdurulamıyan, maddî silahlar ve diğer güçlerle durdurulamıyan bu hareket, iç zaaflarınından temizlensin ve müslümanlara, bu çağda, tatbik kabiliyeti olan, hak ve özgürlükleri en üst seviyede garanti eden bir İslam nizamı uygulaması sunabilsin.. Unutulmaması gereken asıl nokta, sahib olunan maddî güçler her ne olursa olsun, gönül ve kalb birliğinden daha büyük bir güç yoktur, toplumlar için.. Buna, İslam İnqılabı’nın son 30 yılı örnektir..

Bu 30 yılın elbette acı-tadlı pek çok tarafları daha vardır, ama, dünya müslümanlarına ders verici nitelikte olan bazı noktalarına bu kadarca işaretle yetinmek kâfi olmalı..

*

Elinde kılıç taşıyan, arslan resimli ‘Şehinşahlık İranı’ bayrağının yerine, İnqılab’dan sonra kabul edilen İran İslam Cumhûriyeti’nin bayrağı..

Ortada, sembolik bir ‘Lailaheillallah..’ yazısı..

Alt ve üst kenarda, 22 Behmen’e işaretle, 22 adet, ‘Allah’u Ekber..’ yazısı..

  • Yorumlar 17
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim