28 Şubat’tan Balyoz’a, Sincan’dan Silivri’ye doğru

27.02.2012 00:12

KENAN ALPAY

15. yılında ıskartaya çıkan post-modern bir darbedir 28 Şubat süreci. Iskartaya çıkmış post-modern darbe süreci derken bütün hesaplar görülmüş, sıkıntılar giderilmiş demiyoruz elbet. 28 Şubat’ın ıskartaya çıkmışlığı derken gelinen noktada sürecin aktörlerinin toplum nezdinde ne kadar itibarsız hatta bir çirkinlik ve kötülük timsali olarak belirginlik kazandığını kastediyorum.

Yıldönümü vesilesiyle darbe sürecine dair bazı hususların altını çizmekte fayda var. Öncelikle 28 Şubat süreci bir geleneğin tezahürü, askeri vesayet zincirinin devamı olarak görülmelidir. 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs veya Tek Parti Dönemi gibi öncüllerinden 28 Şubat’ı ayrı düşünmek yanlış olur.

Kaldı ki Sarıkız, Yakamoz, Eldiven ve Balyoz gibi darbe planlarıyla sürdürülmek istenen; 27 Nisan e-muhtırası, 367 Krizi, Cumhuriyet mitingleri gibi etkinliklerle tesis edilmek istenen siyasal atmosferler birbirinin mütememmim cüzüdür.

MGK: Herkes Laik-Kemalist Olacak!

28 Şubat’ta MGK kararlarıyla Erbakan Hükümeti’ne dayatılmak istenenler neydi? Hayatın tüm alanlarında laik-Kemalist ilkeleri hakim kılmak üzere kanuni ve idari tedbirleri yürürlüğe sokması istenen Hükümete, toplumun temel hak ve özgürlüklerini hiçe sayması emrediliyordu.

Hükümetin toplumsal beklentilere uygun olarak MGK, TSK, TÜSİAD, YÖK, merkez medya, Kemalist sivil toplum ve sendikaların dayatmalarına karşı ayak diremesi büyük bir gerilim hatta kaos-çatışma kaynağı sunuldu. Oysa gerilim ve çatışmanın kaynağı Kemalist ideoloji ve TSK başta olmak üzere paralelindeki diğer kurumlardı. TSK darbenin merkezindeydi fakat unutmayalım ki yardımcılarının her biri ağırlıkları ve becerileri oranında bu darbeden sorumludur.

28 Şubat, bağımsız yargı, özgür basın, akademik hürriyet, sendikal mücadele söylemlerinin Karargah’tan gelen bir talimatla “emir ve görüşlere hazır” hale geldiğinin tipik örneğidir. TSK’nın koordinatlarına en uygun siyasetçilik, sivil toplumculuk, sermayedarlık, sendikacılık, gazetecilik nasıl yapılırmış yakinen şahit olduk.

Laik-Kemalist olmama ayıbı, TSK’nın emir ve görüşlerine hazır olmama suçu, Atatürkçü yaşam tarzına itiraz etme kabahatinin bağışlanamazlar kategorisinde yer aldığının bir kez daha ilanı olmuştur, 28 Şubat.

Esasen 28 Şubat, Kemalist ideoloji ve iktidar sınıflarının toplum nezdinde geçersiz ve itibarsız olduğunun yani iflas ettiğinin ikrarı sayılmalıdır. Çünkü silah ve tehdit olmadan ayakta durmalarının imkan dahilinde olmadığı ancak bu kadar açık ve yüksek perdeden ilan edilebilirdi. Demek ki devletin tankı, topu, psikolojik harekatı ne kadar kuvvetli olursa olsun halkı yukarıdan aşağıya laik-Kemalist olarak inşa etmek bir kara ütopyadan ibaretmiş.

28 Şubatçılar Neden Sessizler?

Omuzlarındaki apoletlerin gölgesiyle, emirlerindeki tankların sesiyle bütün bir ülkeyi tedirgin eden, toplumun üzerine karabasan gibi çöken kudretli generaller nerelerde şimdi? Başbakan ve bakanları fırçalayan, gazete manşetlerini belirleyen, sivil topluma slogan ve yürüyüş istikameti belirleyen psikolojik harp uzmanı generallerin gök gürültüsü gibi ülkeyi inleten emir ve talimatlarını neden duyamaz, okuyamaz olduk acaba?

Atatürk ilkelerinin, Kemalist cumhuriyetin, çağdaş yaşamın teminatı olmakla övünen ve darbe, muhtıra, andıç, brifing, fişleme, provokasyon dahil her türlü faaliyeti sırtlanan şerefli Türk subaylarının sessizliğe gömülmesi hayra alamet midir?

Başta Org. Karadayı ve Org. Kıvrıkoğlu olmak üzere mahiyetlerinde Karargahta görev almış şerefli Türk subayları için ağır hastalık veya emri hak vaki olmadan savcılar harekete geçmeliler. Bu sessizliği bozmalı, ifadelerini almalı ve kendilerine en yakın mesai arkadaşlarının ikamet ettiği Hasdal ve Silivri yollarını açmalıdırlar.

Madem ki Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı gibi darbe geleneklerinin arkasında 28 Şubat’taki balans ayarı duruyor o halde çıraklar, kalfalar hesaba çekilirken ustalar, baş ustalar hesaptan azade tutulamaz.

Toplum nezdinde itibarlarının sıfırın çok altında seyrettiği malum elbet. Lakin halka namlu doğrultmanın, siyasetin üzerine tank sürmenin, psikolojik harekatlar tertipleyerek iktidarı bürokratik oligarşinin elinde tutma zorbalıklarının cezasız kalmayacağının dost-düşman herkese gösterilmesi şarttır. Hesap sorulması için mahkemeleri harekete geçirecek olan siyasal ve toplumsal taleplerin yoğunlaşması gerekir.

Rövanş Değil Adaletin Tecellisi İçin

Çokça sorulan soru şu: 28 Şubat’ın rövanşını mı almak istiyorsunuz? 28 Şubat’ın üzerine tank sürdüğü siyasal ve toplumsal kesimler intikam duygusu taşımak, bir devri sabık yaratmakla suçlanıyorlar. Hiçbir defterin açılmasını istemiyorlar. Hiçbir suçtan, günahtan, kabahatten hesap sorulmasın istiyorlar ama nafile.

28 Şubat Salı günü Sincan’da tankların sürüldüğü güzergahta HAS Parti öncülüğünde bir protesto yürüyüşü yapılacak.

İstanbul’da ise Beyazıt Meydanında Özgür-Der28 Şubat Şefleri Balyozcuların Yanına!” çağrısıyla bir etkinlik yapacak. Katılım sağlamakla hayırlı bir iş yapmış oluruz.

Devlet eliyle halkın İslami değerlerine ve kimliğine karşı sergilenen çirkin zorbalıkları unutmadığımızı, rütbesi-makamı ne olursa olsun suçlulardan hesap sormaktan vazgeçmeyeceğimizi, adaletin bütünüyle tecellisinin takipçisi olduğumuzu bilmeyen kalmamalı.

28 Şubat darbe sürecinden miras kalan tüm dayatmaların kaldırılmasına, 12 Eylül anayasasının tümüyle tasfiye edilmesine, resmi ideolojik dayatmaların son bulmasına ve İslami kimliğimizin önündeki tüm yasal-fiili dayatmaların sonlandırılmasına kadar hakkımızın takipçisi olmamızdan daha doğal bir şey olamaz.

Hakkımız, hukukumuzu, özgürlüklerimizi bütünüyle garanti altına alıncaya kadar 28 Şubat darbe sürecini ve resmi ideolojik zorbalıkları bitmiş saymayacağız.

Kemalist vatandaş profilinde tek tipleştirilmeye,

Kutsal devlet paradigması uğrunda kurşun asker muamelesi görmeye,

Genelkurmay’dan bildirilen emir ve görüşlere hazır olmaya razı değiliz elbet. Hiç kimse de asla toplumdan böyle bir rıza beklememeli.

Normalleşme sağlanabilmesi için sadece 28 Şubat sürecinde değil 12 Eylül’den 27 Mayıs’a oradan Tek Parti dönemine Türkçülük- Atatürkçülük veya laiklik-çağdaşlaşma adına kadar gasp edilen tüm hakların iadesi şarttır. Askeri vesayete geri adım attırmak olumlu bir gelişme sayılsa da tek başına yeterli değildir. Yaşanan mağduriyetleri, mazlumiyetleri yok saymak, yapanların yanına kar kalmasına göz yummak bekleniyorsa eğer bu boşuna bir bekleyiş olacaktır. Rövanş veya intikam değil ama elbette adalet duygusu bütün gönülleri mutmain etmelidir. Adalet yoksa barış beklemek beyhude değil midir?

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim