28 Şubat ve Türkiye'nin Kaddafi'leri

03.03.2011 06:07

Bülent Keneş

Türkiye halkı aslında çok şey istememişti.

1990'ların başında o muazzam değişim rüzgârı her yeri sarıp sarmaladığında Türkiye de bundan nasibini almak istemişti. Mademki toplumsal fıtrata aykırı komünist rejimler tüm dünyada yerle bir oluyordu... Mademki demir perdeler yıkılıyor, Soğuk Savaş sona eriyordu... Mademki tüm dünyada bağımsızlık ve özgürlük şarkıları söyleniyor, bu şarkılar köşe bucak her yerde yankılanıyordu... Öyleyse tüm tarihsel rolleri iki kutuplu sistemin süper güçlerinden birinin payandalığına indirgenerek dondurulmuş olan ülkelerin de yeniden tarih sahnesine dönmesi gerekiyordu.

Neticede her şey aslına dönüyordu. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle baskı, zulüm, savaş ve acılarla dolu bir tarihsel anomali sayfası kapanıyor, barış ve dostluk beklentisinin yüksek olduğu umut dolu yeni bir sayfa açılıyordu. Yani Marksist söylemle ifade edecek olursak yönetimsel üstyapılar artık kültür, değerler, din, tarih ve ben bilincinin oluşturduğu toplumsal altyapıların gerektirdiği şekillere dönüşüyordu. Doğu Avrupa'da, Baltık bölgesinde, Balkanlar'da, süreçleri yarım kalmakla birlikte Orta Asya ve Kafkaslarda bu böyle olmuştu. Daha düne kadar Soğuk Savaş'ın birincil aktörlerinin dünya sahnesinde rol dağıttığı figüranlaşmış ülkeler hızla kendilerine geliyor ve verilenlerle yetinmeyip hak ettikleri rollere kendileri karar vermek ve bu rolleri kendilerince oynamak istiyorlardı.

Sosyal, siyasal ve tarihsel nitelikleri birbirinden farklı da olsa, tıpkı bazı Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri gibi Türkiye de kendisine yeni rol arayışındaki ülkelerden biriydi. Afganistan'ın işgali, Pakistan'daki askerî darbe gibi Soğuk Savaş çekişmesinin bir ürünü olan Türkiye'deki 12 Eylül 1980 askerî darbesini hemen takip eden yıllarda Turgut Özal liderliğinde kendi glasnost ve perestroikasını kısmen gerçekleştirmiş olan Türkler, dünyanın değişim sancıları yaşadığı bir döneme ise nedense son derece tutuk ve donuk girmişti. Gerçi 1990'lı yıllarda ülkemizde ardı ardına yaşanan karanlık olayların bu tutukluktaki rolü bugün Ergenekon ve benzeri soruşturmalarla çok daha iyi anlaşılabiliyor. Ama konumuz o değil. Konumuz Türkiye'nin 2000'li yıllarda başardığı değişimle her alan ve anlamda gerçekleştirdiği kalkınma hamlesini neden tüm dünyanın büyük değişim geçirdiği 1990'lı yıllarda başaramamış olmasıdır. Can acıtıcı sorumuz ise Türkiye'nin nasıl olup da bu değişim rüzgârlarından hiç nasibini alamamış olmasıdır?

Bunda elbette ki çalışma tarzı ve kimyası Soğuk Savaş yıllarının ihtiyaçlarına göre kodlanmış, kurgulanmış askerî vesayet rejiminin büyük rolü vardı. Yüksek yargıdan yüksek eğitime, medyadan sivil topluma ihtiyaç duyduğu her türlü yasal kurum ve kuruluşu emri altında tutan vesayetçi yapı, gerektiğinde illegal yapılar ve eylemlerle de sosyo-politik gidişata yön verebiliyordu. Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı ve benzeri failleri meçhul kalmış siyasî cinayetleri bundan bağımsız düşünmek sanırım büyük saflık olur. Tıpkı artan PKK terörü, artan faili meçhuller, Eşref Bitlis'e suikast, Sivas'ta 33 kişinin yakılarak öldürüldüğü Madımak olayları, gene 33 kişinin öldürüldüğü Başbağlar katliamı, gene izinden dönen silahsız 33 erin Elazığ'da şehit edilmesi, onlarca kişinin katledildiği İstanbul Gazi Mahallesi olayları gibi aydınlanamamış hadiseleri de bu bağlamda düşünmemek büyük naiflik olur. Her haliyle ucunun dışarıda olduğu belli olan işte bu vesayetçi yapı, kontrolündeki kurumlarla ve yönlendirdiği karanlık eylemlerle bir noktaya kadar Türkiye'deki toplumsal değişim taleplerini bastırabildi, dilediğince yönlendirebildi. Ama bir yere kadar...

Neticede Türkiye'de de halkın değişim talebi, tıpkı 1990'ların başında Tunus ve Cezayir'de olduğu gibi, had safhaya çıkmıştı. Hatırlanacağı gibi Tunus ve Cezayir'de halk kendisini en fazla temsil ettiğini düşündüğü siyasal hareketlerle ve sandık yoluyla iktidara gelme aşamasındayken, Fransa gibi Avrupa ülkelerinin verdiği siyasal destekle, bu haklarından mahrum bırakılmışlardı. Cezayir örneği üstelik çok kanlı olmuştu. Askerin müdahalesiyle seçimler iptal edilmiş, ülke yüz binden fazla insanın hayatını kaybettiği bir kanlı kaos ortamına sürüklenmişti. Cezayir halkına bunu layık gören kökü dışarıdaki vesayetçi zihniyet Türk halkına da post-modern askerî darbe adını verdikleri 1997 yılında başlayan 28 Şubat sürecini layık görmüştü. 28 Şubat sürecinin gönüllü kuklaları Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz gibi siyasal aktörler ile o sürece damgasını vurarak kendi halkına ve halkının değerlerine savaş açan her biri birbirinden kudretli darbeci generaller, içinde yaşadığımız süreçte Libya'da Kaddafi'nin, Mısır'da Mübarek'in, Tunus'ta Bin Ali'nin, Cezayir'de Buteflika'nın, Yemen'de Abdullah Salih'in oynadığı rolü büyük bir başarı ve iktidar iştahıyla oynamaya çalışmışlardı.

Oysa Türkiye halkı değişim istiyordu, özgürlük istiyordu, demokrasi istiyordu. Soğuk Savaş'ın sona erdiği gibi, Demir Perde'nin yıkıldığı gibi Soğuk savaş kalıntısı vesayetçi yapıların da kendi ülkesinde yıkılmasını, ülkenin kaderine halk iradesinin hakim olmasını istiyordu. Ama Türkiye'nin o dönemdeki Mübarekleri, Kaddafi'leri, Bin Ali'leri, Buteflika'ları, Salih'leri ellerindeki her türlü imkânı halka karşı kullanarak bu değişimi durdurabileceklerini sanıyorlardı. İsrail'le askerî stratejik işbirliği gibi Türk kamuoyunun asla benimsemediği ilişkilere giren, daha çok ABD ve Batı'nın çıkarlarını önceleyen tercihleriyle hafızalarda yer eden dönemin aktörleri halkın değişim talebini görünürde durdurduklarında büyük bir sevinçle "28 Şubat bin yıl sürecek" diye haykırmışlardı. Oysa bilmiyorlardı ki zulüm, baskı, ayrımcılık, hak ihlalleri, küstahlık, adaletsizlik ve baskıyla hiçbir karanlık dönem bin yıl sürmez. Neticede zulüm ve gözyaşıyla inşa ettikleri 28 Şubat süreci de değil bin yıl on yıl bile süremedi. Halk düşmanı bir avuç generalin, kendilerine gönüllü işbirlikçilik ve yardakçılık yapan siyasetçiler, gazeteciler, yüksek bürokrasi ve yüksek yargının elbirliğiyle gerçekleştirdiği zulüm, baskı ve görülmedik yolsuzluklar süreci önce 2001 ekonomik krizine, sonra 3 Kasım 2002 siyasal depremine yol açtı.

Bugün belki hâlâ 28 Şubat sürecinin yarattığı tahribatın tamamı tamir edilmemiş, toplumsal yaraların tamamı sağaltılamamış olabilir. Ancak tüm dünyada yeniden değişim fırtınasına yol açan o coşkun ve asil ruh 28 Şubat'ın Kaddafi'lerini, Mübarek'lerini ve tüm karanlık aktörlerini tarih önünde çoktan mahkûm etmiş durumda. Tarih binlerce defa öğretmiş olmalı ama bir kez daha tekrarlayalım: Ne zulüm bin yıl sürüyor, ne karanlık dönemler, ne de Kaddafi gibi psikopatların, Mübarek ve Bin Ali gibi diktatörlerin zulümle inşa ettikleri saltanatları...

Bakın bakalım 28 Şubat sürecinde yaptıklarından dolayı General Bir'i, General Karadayı'yı, BÇG zulmünün mimarı darbe sevdalısı General Doğan'ı ve benzerlerini hayırla yâd eden birileri bugün var mı çevrenizde?.. Peki ya bunlara lanet okuyanlar? Çok değil mi? Evet çok...

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim