1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. 28 Şubat Darbesi de Ergenekon’un eseri!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

28 Şubat Darbesi de Ergenekon’un eseri!

A+A-

11 yıl öncesi... “Müslüm Gündüz tarafından aldatıldığını” iddia eden Fadime Şahin’in “Star TV ekranları”na çıktığı ve “iki gözü iki çeşme, hüngür hüngür ağladığı” akşam...

Alirıza Demircan Hocaefendi de onu “teskin ve teselli etmeye” çalışıyor...
Öyle ya; Aczmendi lideri Müslüm Gündüz’ün kaldığı ev, bir hafta önce “kameralar eşliğinde baskın”a uğramış ve Müslüm Gündüz’ün “yarı çıplak” görüntüleri ile Fadime Şahin’in “ürkmüş/korkmuş” hâldeki görüntüleri dakkabaşı ekranlara getiriliyor... İşte o akşam, “aldatılmış”(!) Fadime Şahin; hıçkırıklara boğularak konuşuyordu... Müslüm Gündüz kendisiyle ilişkiye girmiş, bir süre sonra da aldatıp, ortada bırakmıştı!..
Ne var ki; daha sonra “banttan izlediğim” görüntüleri, o akşam izlememiştim...
İşin garibi; “baskın” olayıyla ilgili konuşmak için, Kanal 6’da program yapan Hulki Cevizoğlu’nun davetini kabul etmiş ve telefonla canlı yayına katılmıştım!..
Dediğim gibi;
Bir-iki saat önce Star ekranlarına çıkan Fadime Şahin’in hüngür hüngür ağladığından, hıçkırıklara boğularak anlattığı olaylardan hiç haberim yoktu.
Ama, “kameralar eşliğinde yapılan baskın”ın nasıl gerçekleştiğini iyi biliyordum.
HAYATIMIN EN SIKINTILI GÜNLERİ
İşte bu yüzden; Hulki Cevizoğlu’nun, “baskın olayı”nı ve “Fadime’nin gözyaşları”nı nasıl değerlendirdiğim yönündeki sorusuna; “Burada bir komplo seziyorum... Fadime Şahin de, bu olayda konu mankeni olarak kullanılmıştır!” şeklinde cevap vermiştim!..
Vayy, sen misin bunları diyen?..
Ertesi günü gazeteye geldiğimde, çalışma masamın üzeri “protesto faksları” ile doluydu!.. “Tepki telefonları” yağmaya başlamıştı!..
“Sen de mi?.. Sen de mi görmek istemiyorsun Fadime’ye yaşatılan o çirkefliği?.. Nasıl savunursun Müslüm Gündüz’ü?.. Tezgâh bunun neresinde?..
Adam çıplak yakalanmadı mı?..
Prezervatifler sehpanın üzerinde değil miydi?..
Bunun; daha başka ne anlamı olabilir ki?..”
Doğrusu; tüm bunların birer “senaryo” olduğunu anlatmakta hayli zorlanmıştım...
Her telefon açana şunu söylemiştim:
“Bu yargılarınızdan, yargısız infaz girişimlerinizden yakında pişmanlık duyacaksınız!”
Uzatmayayım... “Eleştiri”nin, “suçlama”nın bini bi paraydı... Bazı fakslarda ise; eleştiri ve suçlamanın ötesinde “hakaret” vardı, “itham” vardı... Masum(!) bir kız olan Fadime Şahin’i suçlamakla “Refah Partisi yalakalığı” yapmaya çalışmakla itham ediliyordum...
Ne yalan söyleyeyim;
O günler, yani 5-6 Ocak 1997 ve daha sonraki günler, “hayatımın en ağır saldırıları”na maruz kaldığım “en zor ve en stresli günler”di!..
Bilenler bilir...
Böylesine ağır “eleştiri, suçlama, itham ve saldırı”lara rağmen, ertesi günlerde şunu yazmıştım:
“Hele sabredin... Bu baskının bir komplo ve tezgah olduğu, Fadime Şahin’in de konu mankeni olarak kullanıldığı en yakın zamanda çıkacak ortaya!”
Fazla değil, 2-3 ay geçmeden “maske”ler düşmeye, “boya”lar dökülmeye ve “foya”lar bir bir ortaya çıkmaya başladı.
Eve baskın, gerçekten de “tezgâh”tı!..
Fadime Şahin, gerçekten de “konu mankeni”ydi!..
O DÜĞMEYE 28 ARALIK’TA BASILDI!
Çok geçmedi... O olaydan bir ay sonra “özür” telefonları yağmaya başladı... Hele, o “prezervatif”lerin oraya birileri tarafından konulduğunun, Müslüm-Fadime arasında da, gösterilmek istendiği gibi bir “cinsel ilişki”nin bulunmadığının ortaya çıkmasından sonra!...
Bu arada ben “tezgâh”ın boyutlarını yazmaya devam ettim... Ocak ayının ortalarında, yani henüz Sincan’da tanklar yürümemiş, bazı İslâmî kuruluşların ürettiği mallar “kara liste”ye alınmamışken şu satırlar çıkmıştı Ayna’da:
“Bugün Müslüm Gündüz’ü yarı çıplak yakalayıp, teşhir edenler; acaba yarın Fethullah Hocaefendi’yi, Enver Ören Ağabey’i ve Cübbeli Ahmet Hocaefendi’yi hangi pozisyonda yakalayıp, onları nasıl teşhir edecekler?..”
Ki, o günlerde;
“28 Şubat Süreci’nin düğmesine 28 Aralık 1996’da basıldı” diye yazdığımı gayet iyi hatırlıyorum...
Buyurun, o yazılardan birini yeniden okuyalım:
“Hemen herkes; bugünkü “zulüm” ve “dayatma”lar ile “tek tip” fikir, kıyafet, düşünce, vaaz, kısacası “kurşun asker” yetiştirme amaçlarının “milad”ı olarak 28 Şubat’ı kabul eder... Yine herkes, bugünkü “cendere harekâtı”nın o günkü 9 saatlik MGK Toplantısı’nda alınan kararlar sonrasında başladığını zanneder.
Hayır!..
“Bugünlerde olup-bitenlerin kökü 28 Şubat akşamında değil, 28 Aralık’tadır!
Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin’in “aynı çatı altında olduğu” anda düzenlenen o “malûm operasyon” ile başladı her şey!
Tüm bunlar, birer “komplo teorisi” değildi...
Müslüm-Fadime ikilisine yönelik o malûm baskın ile, topluma verilmek istenen “mesaj” şuydu:
“Bunların sakallı ve başörtülü olduklarına bakmayın... Bunlar; her haltı yerler, sonra da Müslüman geçinirler!”
Böylece; bütün “sakallı”ları potansiyel birer Müslüm Gündüz, bütün başörtülüleri de potansiyel birer Fadime Şahin olarak göstermek istiyorlardı!
İtiraf etmek gerekir ki; bunu başardılar da!..”
Evet, o günlerde bunu yazdım...
Bu yazdıklarımın birebir gerçekleşip gerçekleşmediğinin takdirini sizlere bırakıyorum!..
BU, 28 ŞUBAT’IN FOTOĞRAFIDIR!
İyi de, “11 yıl öncesi”nin olaylarını bugün yeniden gündeme taşımamın sebebi ne?
Sebep; bu olayın 11 yıl sonra bugün “Ergenekon İddianamesi”ne de girmiş olması!..
Evet, evet; “Ergenekon İddianamesi”ne!..
İddianame; “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ya da “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” ilişkisinden hareketle, bir anlamda “28 Şubat Darbesi’nin fotoğrafını” çekmiş!..
Oynanan “oyun”ları, çevrilen “fırıldak”ları, kurulan “tezgah”ları, kullanılan “piyon ve figüran”ları, kısacası o dönemde uygulanan “Psikolojik Harp Metodları”nın en ince ayrıntılarını!..
Buyrun, bir “gizli tanık” anlatıyor:
“Refah Partisi’nin giderek oylarını artırdığını ve bunun hiçbir şekilde önüne geçilemediğini gören darbeciler, büyük şehirlerde, toplumun nabzını en iyi tutan meslek grubu olan taksicilerle görüşüp tahlil yaptılar.
Taksiye binip şoförlere; Refah Partililerin yaptığı iddia edilen yolsuzlukları anlattılar.
‘Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek’ dediler.
Gördüler ki bu iddiaları, taksiciler ciddiye almıyor.
Sonra taksicilere, ‘Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş’ şeklinde hayali hikayeler anlattılar. Taksiciler buna çok sinirlendi.
‘Vay namussuz, şerefsizler’ dediler.
“Ha demek ki Türk toplumunun en hassas tarafı burası!.. Demek ki; namus ve belden aşağı mevzularda, halk son derece duyarlı!”
Hemen bu yönde senaryolar hazırlamak ve oyuncuları sahneye sürmek için kollar sıvandı.
SENARYO: VELİ KÜÇÜK... OYNAYAN: SİSİ!
Senaryoları darbeciler adına, şu anda Ergenekon Terör Örgütü tutuklusu Veli Küçük organize ediyordu.
‘İhale’, Turgut Gıda Sanayi’nin sahibi Turgut Büyükdağ’a verildi. Veli Küçük’le Turgut Büyükdağ, bir akşam Harbiye Orduevi’nde buluşarak baş başa yemek yediler ve “senaryonun ayrıntıları”nı konuştular.
Senaryonun finansörü Turgut Büyükdağ, organizatörleri, Strateji Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ümit Oğuztan, Sisi olarak bilinen transseksüel Seyhan Soylu ve Polis Müdürü Ümit Bavbek’ti.
Bütün görüşmeler, Büyükdağ’ın sahibi olduğu, Nişantaşı Akkirmanlı Sokak’taki Strateji Dergisi’nin ofisinde yapılıyordu.
Önce işe iki tarikat şeyhi bulunarak başlandı.
Birisi, sıra dışı kıyafetleriyle dikkat çeken Aczmendi Tarikatı’nın Lideri Müslüm Gündüz, diğeri de çevresinde ‘cinci hoca’ olarak tanınan Ali Kalkancı idi.
KALKANCI’YI NASIL ŞEYH YAPTILAR?
Sıra, tarikat şeyhlerine kadın bulmaya gelmişti.
Ümit Oğuztan, Aksaray’da, adı sonradan Hanedan Restoran olarak değişen mekânda çalışan Fadime Şahin’i bu iş için ayarladı.
Ümit Oğuztan ve “basın danışmanı Sisi”, Fadime Şahin’e büyük paralar vaat ediyorlardı. Fadime Şahin, hemen bir “tesettür mağazası”na götürüldü ve iki takım tesettür kıyafeti ve renk renk eşarplar alındı.
O günlerde TV ekranlarını uzun süre meşgul eden ‘irtica’ haberlerinin başlıca konukları arasında yer alan sahte şeyh Ali Kalkancı ise, bu skandal üretiminin tipik bir örneğiydi.
Darbe tezgahının figüranlarından birisi olarak kamuoyuna sunulmak üzere hazırlanan Ali Kalkancı, ünlü bir işadamının kızı olan Emire Ersoy ile tanıştırıldı.
Evlenmeleri için ortam hazırlandı.
Evlendirildiler de... Emire Kalkancı, “Genç kızların annesi” olarak görev(!) üstlendi... Honda Civic otomobiliyle Fatih caddelerinde dolaşmaya başladı...
Ali Kalkancı ise;
Dini konularda sıkı bir eğitime tabi tutuldu, rolü çok iyi ezberletildi, sonra da Hacca gönderildi.
Dönüşte, Ali Kalkancı’ya kız istemek için Emire’nin babasının kapısı çalındı. Kızını vermeye yanaşmayan Emire’nin işadamı babasına bu defa kendisi hakkında tutulmuş bazı dosyalar gösterildi.
Baba,
‘Sen bize yardımcı olursan biz de sana yardım ederiz, dosyaları yok ederiz’ denilerek ikna edildi.
MESUT YILMAZ’IN İLK İCRAATLARI
Sonrası malûm!..
Senaryoyu yazanlar, istedikleri sonucu almakta gecikmediler... Bir yandan Sincan’da tanklar yürütüldü, diğer yandan da Türk basınının etkin gazete ve televizyonları, ‘irtica’ kampanyaları başlattı.
Aylardır süren ‘Hükümeti bırakın’ baskısı, art arda patlayan skandallar sayesinde sonuç verdi..
Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi’nin koalisyonundaki Refah Yol Hükümeti’nin Başbakanı Necmettin Erbakan, 18 Haziran 1997 tarihinde istifa ettirildi.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini, DYP Lideri Tansu Çiller’e değil, ANAP Lideri Mesut Yılmaz’a verdi!..
Mesut Yılmaz’ın ilk icraatı da;
“İmam Hatip Liseleri’nin orta kısımlarını kapatmak” ve “Kur’an kurslarına yaş sınırlaması getirmek” oldu... Ve tabii; “başörtüsü ile okumak” tüm üniversitelerde tamamen yasaklandı!..
Tüm bunları biliyorsunuz... Ben de biliyorum...
Çünkü tüm bunları, birlikte yaşadık...
Bilmediğimiz tek şey; “28 Şubat darbesi”nin de “Ergenekoncu bir kalkışma” olduğu gerçeği idi!..
Şimdi, bunu da öğrendik işte!..
Tüm bu öğrendiklerimizden sonra, diyorum ki; “Türkiye için en büyük tehdit ve tehlike Ergenekon’dur!”
Kim ne derse desin, bu böyledir!..
Bu operasyon, burada bırakılmamalı, Veli Küçük’le sınırlı tutulmamalı, “daha büyük”lere uzanılmalıdır!..
Evet; “Sonuna kadar gidilmeli”dir!..
===============
O cihazları nereye takalım?
Konya'nın Hadim ilçesine bağlı Balcılar beldesindeki "öğrenci yurdu"nda meydana gelen "patlama"yı ve bu patlamada "18 insanımızın şehit olduğu"nu biliyorsunuz...
En başından beri dedik ki; "Patlayan Kur'an veya kurs değil, bina"dır!.. Patlamaya sebep de, "İpragaz'ın büyük ihmali"dir!..
Çünkü İpragaz firması, "takması şart" olan "sensör" ve "valf" cihazını takmamıştır!..
Dün, haber geldi... Sanayi Bakanlığı'nın görevlendirdiği iki uzman; gaz kaçağını haber verecek olan "alarm cihazı"nın ve "kaçak olduğunda gazı otamatik olarak kesecek cihaz"ın takılmadığını, "patlama"nın da bu yüzden olduğunu tesbit etti!..
Görevi "Din'e ve dindara saldırmak" olan ve bu iş dolayısıyla "maaş" alan "kiralık tetikçi"ye şimdi sormak istiyorum:
İpragaz'ın; sırf 300-500 YTL’ye tamah etmesi yüzünden, yurt binasına takmayı ihmâl ettiği "cihaz"ları nereye takalım?!?..
Hele söyle; o cihazları sana taksak, nasıl olur?..
Hani, "gaz sızdırmaya" başladığında "alarm" verir!..
"Patlayacağın" zaman da, gazın otomatik olarak kesilir!..
Hem sen rahat edersin, hem de Müslümanlar!..

 

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT