1. YAZARLAR

  2. Orhan Miroğlu

  3. 27 Mayıs’ta ne oldu
Orhan Miroğlu

Orhan Miroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

27 Mayıs’ta ne oldu

A+A-

27 Mayıs 1960’ta yedi yaşındaydım. Askerler darbe yaptı diye sevinmiş ya da üzülmüş müydüm acaba, doğrusu hatırlamıyorum. Politikada az çok nüfuslu bir aileden geliyordum ve aşiretimiz büyük dedelerimizin adıyla anılan bir siyasi bölünme içindeydi.

İsa ve Xalil dedelerimiz.

İnsanlar İsa Begiler ve Halilbegiler-yani İsa ve Halil taraftarları- olarak ikiye bölünmüştü. Çocukluk yıllarımda, Babam ve amcam Xalil Bey, bu geleneksel siyasi rekabetin ve iç bölünmenin liderleri konumundaydı.

Biz koyu CHP’liydik. CHP, asker, kaymakam, vali, kısacası devlet demekti.

CHP’li olmak, -asker-sivil- devlet bürokrasisiyle sıkı temas içinde olmayı gerektiriyordu. Adımı, aileden gelen bu sıkı temasa borçluyum. Babam adı Orhan olan bir yüzbaşıyı tanımış ve hem yüzbaşıyı hem adını sevmişti.

Yoksa Şeyhmus, Xalef gibi adlar varken, Orhan adı o yıllarda kimin aklına gelebilirdi ki..

Babamın ‘iyi bir adamdı’ dediği bu yüzbaşının ismi Orhan değil İsmet olsa, benim ismim de İsmet olurdu.

Neyse konuyu dağıtmayalım.

Amcam Halil Begler, DP’yi destekliyorlardı. 27 Mayıs’ta darbe olunca, Xalil Bey ve oğlu Sait’i alıp götürdüler..

Bütün köylerde önde gelen DP’lilerin listeleri hazırlanıyor ve bu listeler, gereği yapılsın diye, ilgili makamlara veriliyordu. Listelerde eklemelerçıkarmalar yapma tasarrufu tamamen köydeki CHP’lilerin insafına kalmıştı.

27 Mayıs’ta Midyat ve köylerinde DP’lilerin tümünü topladılar. Ama köye asker geldiğini hatırlamıyorum. Galiba muhtarlar listelerde adı olanları köyde ilan ediyor ve insanlar kendiliklerinden gidip askeri makamlara teslim oluyorlardı.

27 Mayıs’ta Kürtler ne yaşadı fazla bilinmiyor. Doğrusu bu konuda hala da kayda değer bir merak olduğu kanısında değilim. Oysa Sivas Toplama Kampı üzerine sayısız akademik araştırma yapılabilir ki bugün de, konu çok bakir bir alan olarak duruyor.

Kürt aydınları, darbeden sonra yaşanan adaletsizliklerin ve zulmün, siyasi sebepleri ve sonuçları üzerinde pek durmadılar.

Yeni bir Kürt siyasi kimliğinin inşası için geliştirilen teorilerin, görüşlerin yöneldiği alan; cumhuriyete karşı girişilen isyanlar ve yenilgilerle sınırlı kaldı.

Derken, Sol literatürle tanışmaya başlayınca, Kürt aydınlarının eli, kalem tutmaya başladı.

Eli kalem tutan bu aydınlarımız, 27 Mayıs’ta gerçekleşen tutuklamaları, nihayetinde ulusal bir başkaldırının sonucu olarak görmüyorlardı.

Dolayısıyla aydınlarımız, sosyalist sistemin sorunlarına, ayrı mı beraber mi örgütlenelim mevzuuna ve Leninist Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkına gömülünce, bu toplumsal hafıza mevzuları olduğu gibi ve anlaşılmadan kaldı.

Eli kalem tutan solcu aydınların, Sivas toplama kampına getirilen ağa ve şeyhleri yazacak istekleri de zamanları da maalesef olmadı.

Bu bir yana, 27 Mayıs gençlik yıllarımızda, darbe filan değil, basbayağı devrim olarak görülüyordu.

27 Mayıs askeri darbesi üstüne tartışmalar yapardık, sosyalist devrime giden yolu yeterince açamadı bu devrimciler diye düşünür ve devrimi tam da tamamlayacakken idam edilen Talat Aydemir ve arkadaşlarına neredeyse Che’nin Bolivya’da öldürülmesine üzüldüğümüz kadar üzülürdük.

Aydemir’in sahip olduğu kahramanlık ve cesaret üstüne söylenenlerin haddi hesabı yoktu. Böyle cesaret, böyle kahramanlık doğal olarak ancak bir devrimcide olabilir diye düşünürdük.

Mustafa Kemal’in son mehdi olduğuna ve soyunda Kürtlük bulunduğuna dair kurtuluş savaşında ortada dolaşan söylentileri hatırlatan bir biçimde Cemal Gürsel’in Kürtlüğünden de sık sık dem vurulurdu.

Hatıralarımın içinde yer aldığı bu dönem, 12 Mart’a giden sürece tekabül ediyor, yani 27 mayıs darbesinin üstünden bir on yıl kadar geçmiş.

‘Devrimci askerler’ bir devrim daha yapmayı planlamakla meşgulken, bizler daha ilk devrimi tartışıp duruyor, ve bu devrimin 1960’ta yarım bırakılmasına cidden üzülüp duruyorduk.

Yassıada’daki yargılamalar, bir başbakan ve iki bakanın asılması konu bile edilmiyordu.

Tarihin bu gizlenen tarafı, Cemil Koçak hocamızın sözleriyle ifade edersek, insanların hafızalarından itinayla silinmişti.

Durum, sosyalist bir Kürdistan hayaliyle siyasete ilgi duymaya başlayan yirmili yaşlardaki Kürt gençleri arasında böyleyse, 27 Mayıs’tan sonra Türkiye’de ne oldu sorusuna varın siz cevap arayın ve 27 Mayıs sisteminin yol açtığı vahameti siz hesaplayın.

Sonra 12 Mart geldi. ‘Sol darbe’ filan derken, Kürt demokratlarının tümünü -sayıları iki koğuşu dolduracak kadardı- Diyarbakır’a topladılar.

Yargılamalar başladı.

27 Mayıs’ta Menderes ve arkadaşlarını asanlar bu sefer de, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı astılar. Diyarbakır Ziya Gökalp lisesinde öğrenciydim. Öğretmenimiz de saygılı davrandı ve o sabah ders yapılmadı sınıfta.

Sabaha karşı asılan üç devrimci için yas tuttuk ve ağladık. O gün bugün Deniz, Yusuf ve Hüseyin herhangi bir film karesinde gözüme iliştiklerinde, ya da onları anlatan birini dinlediğimde ağlarım.

Ama İmralı’da asılan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’a bu yıla kadar hiç ağlamadım.

27 Mayıs gecesi TRT’nin Yassıada’dan yaptığı programı seyredince içim burkuldu, asılanların beyazlar içindeki bedenleri bütün gece gözlerimin önünden gitmedi.

27 Mayıs söz konusu olduğunda, belleğimin aslında nasıl bomboş, hafızamın silinmiş ve gerçeğe kapalı olduğunun farkına vardım ve hayıflandım.

Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan için ilk kez bu yıl ve 27 Mayıs gecesi gözyaşı döktüm.

Celal Bayar’ın o mahkeme salonunda gösterdiği cesaretin, vakur duruşun bugün askeri vesayetin sona ermesi ve gerçek bir demokrasinin kurulması için yola çıkanların, en kıymetli mirası olduğuna bir kez daha inandım.

Darbelerle malul demokrasi tarihimizin bir kenarında Celal Bayar bir kenarında da İsmet İnönü durur.

DP geleneği güçlendi, ama İnönü’nün temsil ettiği siyasi mirası sürdüren CHP, bir eliyle topluma tutunmaya çalışırken, bir eli de Ergenekon’da, kötü senaryoların ‘ihtimallerini’ ve sonuçlarını bekliyor.

Ve CHP’nin durduğu yeri en iyi anlatan kelime tartışmasız, ‘ironi’dir.

Özellikle Kürt sorunu söz konusu olduğunda tabii.

İsmet Paşa’nın CHP’sinde, Güneydoğu’daki illerde parti başkanı aynı zamanda valilik ve kaymakamlık yapıyordu. DP kurulunca bu düzen değişti. İsmet İnönü Celal Bayar’dan DP’nin kuruluş aşamasında ufak bir ricada bulunmuş ve DP’nin mümkünse, Güneydoğu’da teşkilat açmamasını istemişti. Celal Bayar, ‘ama Paşam Türkiye’nin her yerinde kurulan bir partiyi burada açmazsak, o insanlar kendilerini dışlanmış hissetmezler mi’ mealinde sözler sarf etmiş ve Paşa’nın ricasını kibarca ret etmişti.

Şu ironiye bakın ki, yarım asır sonra, İsmet Paşa’nın partisi, onlara bir parti tabelasını bile çok gördüğü insanların yani Kürtlerin desteğiyle Hakkari’de, şurada burada varlığını ispata çalışıyor.

Eh, boşuna dememişler tabii, tarih ironiyle doludur diye..

orhanmir@hotmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT