19 Mayıs ve Gençlerimiz

19.05.2008 00:01

Fatma Gülbahar Mağat

Teknolojinin gelişmesi, Avrupalı olma sevdası (ne hikmetse demokratik anlayış, özgürlüklere hoşgörü gibi gereklilikleri almak yerine giyim kuşamdaki sınır tanımamazlık, kadın-erkek ilişkisindeki uçukluk, çocukların başıboşluğu vs ölçü kabul ediliyor), kültürel kaynaşmanın iç içe girmesi gibi nedenlerden dolayı, dünya pek de iyi yönlere doğru gitmemektedir.

Aile mefhumu iyi bozulmakta, ekonomik sıkıntıların, babanın yanında annenin de çalışmasını zorunlu kılmasıyla (kimi kadınlarımızınsa hakları olduğu düşüncesiyle, ihtiyacı olmadığı halde çalışması vb nedenler) çocuklarımız ve gençlerimiz yapayalnız kalmaktadır. Yarınların güzel, ahlaki çöküntünün en az, huzur ve mutluluğun her daim olması, yetiştireceğimiz gençlerin güzellikleri nispetinde olacağını unutmamak gerekir. Çünkü onlar, yarın bizler yerinde olacak, yeni nesiller yetiştirecek, doktor, öğretmen, anne-baba, kardeş, patron, devlet yöneticisi, amir vs olacaklardır.

Ne kadar dürüst, güzel ahlaklı, hak ve adalet bilen, alkol, uyuşturucu, sigara, hırsızlık, yalan, serserilik gibi hasletleri ruhunda barındırmayan gençler yetiştirirsek, o kadar sağlıklı bir dünya için sağlam temeller atmış oluruz.

Gençler önemlidir. Ülkemizde de gençler için ilan edilen bir bayram var. Her yıl şenlikler, jimnastik ve sportif gösteriler eşliğinde kutlanmaya çalışılan bu bayramının öz geçmişine kısaca değinmek, M. Armağan’ın sözleriyle bu günün nasıl bayram olarak kabul edildiğinden söz etmek istiyorum öncelikle.

M. Kemal’in Samsun’a çıkışını kastederek başlıyor bu günün nasıl bayram kabul edildiğini anlatmaya, Küller Altında Yatan Tarih Vahdettin’den Mustafa Kemal’e Unutulan Gerçekler adlı kitabında.

“Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Seydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar. Birden bire Atarük soruyor: ‘Bugün günlerden ne?’Diyorlar \'Salı, Çarşamba’ neyse.

Ayın kaçı? 19’u. Aylardan ne? Mayıs.

‘Ne oldu bugün söyleyin bakalım?’ diyor.

Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu? Düşünüyorlar ama bir türlü o tarihte M. Kemal’in Samsun’a çıktığı hatırlarına gelmiyor! Çeşitli tahminlerde bulunuyorlar: İzmir’in işgalinin 3. günü, Ankara mitingi, İsmet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf, Haliç Konferansı, İngilizlerle Irak meselesinin konuşulması. Terakkiperver Fırka’nın kapatılması.

Atatürk’ün bu kadar yakınındaki zevatın bile 19 Mayıs’ı bilmemesi gerçekten de çok tuhaf. Aslında sözün gelimi tuhaf dedim, hiç de tuhaf değil. Çünkü o tarihe kadar 19 Mayıs’a Nutuk’ta geçen ‘1335 senesi Mayıs\'ının 19. günü Samsun’a çıktım’ ifadesi dışında herhangi bir özel anlam atfedilmiş değildir.

İsmet Bozdağ’a göre bu garip tahminlerden sıkılan Atatürk sonunda, ‘bırakın yahu bunları’ diyor. ‘Öyle bir şeydir ki bu, ülkenin kurtuluşudur.’ Yine bulamıyorlar. En sonunda Şükrü Kaya hatırlıyor. ‘Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?’ deyince ‘Yaklaştın’ diyor. ‘Samsun’a çıktığımız gün.

Sonra, ‘Asıl yapacağımız bayram bu’ diyor. Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.’

Tabi bu kadarı yeterli değil M. Armağan için. Bu bayramın gençlerle nasıl bir bağlantısı olduğunu da merak edip araştırıyor ve koyuyor önümüze.

"... şunu sormamız gerekir: Resmi söylemde ifade edildiği üzere "pusulasız", kırık dökük bir gemi sayesinde karaya vasıl olunması (ki böyle bir şey olmadığını artık biliyoruz) ile bir gençlik ve spor bayramı arasında ne tür bir münasebet kurulabilir? Aslında tarihi arka planına bakıldığında bir neden-sonuç bağlantısı kurulamasa da, ustaca bir "montaj"la işin halledildiği anlaşılıyor.

Bakın nasıl?

İşin kökü, İttihat ve Terakki dönemine kadar uzanıyor. Devrin Maarif Nezareti Müfettişi olan Selim Sırrı (Tarcan), şahsi teşebbüsüyle 12 Mayıs 1916'da (yani Samsun'a ayak basılmasından yaklaşık üç yıl önce) ilk defa bir "idman Bayramı" kutlanmasına ön ayak olmuştur.

Kadıköy'deki İttihat Spor Kulübü'nün çayırında gerçekleşen bu ilk idman Bayramında yeni bir zeybek oyunu da (Sarı Zeybek) dâhil olmak üzere çeşitli gösteriler düzenlenmiştir. Avrupa ülkelerindeki jimnastik şenliklerinden esinlenen bu bayram için bir de marş yapılmasına kanaat getiren Selim Sırrı, İsveçli Felix Korling'in Tre Trallade Jantor (Tralalla Diyen Üç Kız) adlı şarkısını, Gençlik Marşı adıyla uyarlamış, sözlerini Ali Ulvi Elöve yazmış ve sonunda ortaya, bizim "Dağ başını duman almış" adıyla bildiğimiz marş çıkmıştır.

1917'de İdman Bayramı'nın ikincisi kutlanıyorsa da, araya savaş yıllarının girmesiyle I928'e kadar bir daha düzenlenemiyor. O yıl 10 Mayıs'ta Ankara'da, 11 Mayıs'ta İstanbul ve İzmir başta olmak üzere çeşitli şehirlerde kutlanan yeni adıyla "Jimnastik Şenlikleri"ne Gazi Mustafa Kemal de katılmış, fakat tabiatıyla şenliklerin neden 19 Mayıs'ta değil de 10 Mayıs'ta yapıldığını sormak aklına bile gelmemiştir!

Bu arada ilginç bir gelişme yaşanır ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nden gelen bir teklifle 1935 yılında idman Şenlikleri "Atatürk Günü"ne dönüştürülür. Ancak ilginç olan husus, yine 19 Mayıs tarihinin tutturulamamış olmasıdır. Sıkı durun: Atatürk Günü'nün tarihi, 19 Mayıs değil, 24 Mayıs'tır! Bundan sonra 1937'ye kadar yine Jimnastik Şenlikleri veya Jimnastik Bayramı adıyla, ama kesinlikle bir bayram hüviyeti kazanmadan devam etmiş olan kutlamalar, ancak 1937'de Atatürk'ten 19 Mayıs'ın bayram yapılması talimatını alan Şükrü Kaya'nın marifetiyle şenlikler 19 Mayıs'a alınmış ve Gençlik ve Spor Bayramı olarak ilan edilmiştir. Edilmiştir edilmesine ya, bu bayramın kanunlaşması için 1938'in 20 Haziran'ını beklemek gerecektir.

Yine de 'gençlik ve spor' kavramları ile Samsun'a ayak basma eylemi arasındaki bağ netleşmemiş olacak ki, 19 Mayıs 1960 tarihli Cumhuriyette yazan Burhan Felek, kendince bir gerekçe bulmaya çalışmaktadır 19 Mayıs'ın gençlik ve spor bayramı yapılmasına. Lakin hafızası bu kadar kuvvetli bir muharririmiz bile aralarındaki bağı hatırlayamamakta ve Güreş Federasyonu eski Başkan Ahmet Fetgeri'den yardım istemektedir.

1938 yılının gazetelerine göz attığımızda basınımızın güzide kalemlerinin birdenbire 19 Mayıs'ı hafıza sandıklarından çıkartıp büyük bir emekle allayıp pullamaya gayret ettiklerini görüyoruz. Mesela 19 Mayıs 1938 tarihli Cumhuriyette Abidin Daver, aradığımız bağlantıyı keşfetmiş bir ideolog edasıyla şöyle yazmaktadır:

19 Mayıs 1919, parlak bir istikbalin başlangıcı idi. Gençlik ise milletin daimi ve ebedi istikbalidir. Milletin istikbalini temin eden büyük bir günün yıldönümü, gençlik ve spor bayramı yaparak ebedileştirmenin manası da büyüktür... İstiyoruz ki Türk gençliği 19 Mayıs'ın manevi ve ahlaki varlığından alacağı canlı ve temiz ilhamla yurda ve millete karşı olan vazifelerini yapabilmek için kafası kadar kolunun da sağlam olması lazım geldiğini anlasın.”

Ayrıca 17 Mart 1981’de, bu bayramın başına ‘Atatürk’ü Anma’ kelimelerini de ’12 Eylül’ darbecilerinin eklediklerini de unutmadan hatırlatalım.

İşte, böylece bir bayramda gençlerimize armağan ediliyor. Peki, kaç gencimiz bu bayramın niçin ve nasıl kendilerine bayram kılındığını düşündü acaba? Kendilerine getirisinin neler olduğunu, bayramlarını hak etmek için neler yapmaları gerektiğini sorguladı?

Gençlerin bu tür bayramlardan ziyade ilgiye, desteğe, güvenilirliğe, doğru yolun gösterilmesine ihtiyacı vardır. ‘Şeriatçı’ olmasınlar diyerek dinden, imandan, güzel ahlaktan uzaklaştırılan, her nevi pisliğin içine yuvarlanmalarına göz yumulan, özünden koparılan çocuklarımız, ‘şu gençlere neler oluyor, gençler ne istiyor’ sorularının sıklıkla sorulmasını icap ettirecek tavır ve davranışlar sergiler olmuşlardır.

Gençler, henüz beyinleri işgal edilmemiş, yürekleri kötülüklerle bezenmemiş, tertemiz güzelliklerin temsil edildiği yarınlarımızdır aslında. Lakin onları şeytan ve yardakçıların kurbanı kılmadan, göz nuru yavrularımızın ruhlarını kirletmeden muhafaza etmeyi bilmeliyiz. Saçlarının bir teline dokunacak zarardan bizler daha çok acı çekerken, üzerine titrediğimiz gençlerimizin ve çocuklarımızın, emeklerimizi hiç edercesine, bir anda uçurumdan yuvarlanmalarına göz yumamayız. Her zaman üretmek, yapmak, yetiştirmek zordur. Emek, alın teri, gözyaşı, hasret, sevgi, sabır ve tahammül gerektirir. Yıkmak, yok etmek, harcamaksa çok daha kolaydır. Kimi zaman iki dudağımızın arasında, kimi zamansa iki parmağımızın ucundadır.

Evde aile gözetiminden, okulda öğretmen korkusundan yoksun (biliyorsunuz artık çocuklara neredeyse ses yükseltmek bile yasaklar arasında) yetişen çocuklar, tamamen kendilerinin çizdikleri yollarda yürümenin kahredici sıkıntılarını çekmektedirler. Sigara ve madde kullanımı ilkokul dönemi yaşlarına kadar gerilemiş vaziyettedir. Kaba kuvvet, küfürlü diyaloglar, kesici ve yaralayıcı alet taşıma, cinsel içerikli resim ve filmlerin izlenmesi, büyüklere saygının, küçüklere sevginin tükenmesi, her nevi yalan ve dalaverenin sıkılmadan icra edilmesi, bugünkü gençliğin fotoğrafı olmuştur.

Mini mini yavrular, büyüdüğünü düşünen gençler, sorumsuz ailelerin, yanlış eğitim sisteminin ve yetersiz devlet güvenliğinin birer kurbanları olmaktadır. Daha yaşlarına bakmadan, izlediklerinin ne manaya geldiğini bilmeden, sırf merakı giderme adına birbirine taciz etmeye yeltenen küçücük yavrular var bu ülkede.

Yarınların daha pek çok üzülecek sorunları getireceğinin bilincinde olmayan, sırf kız arkadaşıyla tartıştığı veya ondan ayrıldığı için canına kıymayı erdem sayan gençler var çevremizde.

Erkekliğini ya da büyüdüğünü göstermek, arkadaşlarının yanında mahcup olmamak için uyuşturucu madde kullanan, sigara içen, sevgilisine kendisini emanet ettiği için kürtaj yaptırmak zorunda kalan sahipsiz evlatlar var hemen yanı başımızda.

“Ağaç yaş iken eğilmez, bence yaş iken düzelir’ diye itirazını belirtmişti bir öğretmen arkadaş. Gerçekten de yaş iken düzeltmek, onların dertleriyle dertlenmek, günde bir saatimizi onlara ayırıp neler yaptıklarını sorgulamak, nerelere, kimlere gittiğini, ne kadar kaldığını bilmek ebeveynlerin birinci vazifesidir. Evlatlarımız, sütten kesilip altlarını ıslatmayı bırakınca büyümüş olmuyorlar. Bilakis sorunlar büyüdükçe başlıyor.

Hızlı ilerleyen zamana ayak uydurmak, çevresindekilerin dışında kalmamak gibi endişeler bitiriyor çocuklarımızı. Onlara güzel ahlakı, zararlı olan şeylerden uzak durmayı işlemeliyiz boncuk boncuk. Anne-baba olmanın yanında arkadaşları da olabilmeyi, sığınacakları ilk limanın kendimiz olduğunu hissettirmeliyiz.

Kızlarda 11-13, erkeklerde 12-15 yaş aralığına çok dikkat etmeli, artan öfkelerini, hırçınlıklarını, başına buyrukluklarını, bizden çok arkadaşlarıyla olma eğilimlerini dikkatle izlemeli, bu geçiş aralığının onlar için zor olduğu kadar da tehlikeli olduğunu unutmamalıyız. Çünkü kendini tanıma, cinselliği merak ve öğrenme, başkalarına kendini beğendirmeye çalışma, ben bilirim, ben tamamım, ben yaparım saplantılarına kapılmalar hep bu dönemin özellikleridir. Varlığımızın her daim onların üzerinde olduğunu hissettirmemiz, atacakları yanlış adımlarda 2-3 kere düşünmelerini sağlayacaktır.

Çocuklarımız, şenliklerde onları izlememizden çok, onların ne yaptığıyla ilgilenmemizden, özgüvenini kazandıracak davranışlarda bulunmamızdan, takdir edilmekten, adam yerine konmaktan, konuştuklarında dinlenmekten hoşlanırlar. Böyle bir ortam elde eden çocuklarımız ve gençlerimiz, huzuru ve mutluluğu dışarıda arkadaşlarında aramaktansa, evinin yolunu tutmayı tercih edecektir.

Yanlış arkadaşların getireceği zararları her zaman hatırlatmak gerekir. Çünkü sigara ve madde alışkanlığına başlamanın en büyük nedeni arkadaşlardır. ‘Biz edemedik onlar rahat etsin’ mantığıyla çocuklarımıza yazık etmeye hakkımız olmadığını düşünmek zorundayız.

Onlara her istediklerinde vererek para bolluğuna sokmaktansa, bazen da olamayacağını hissettirmek, ‘hayır’ kelimesinin de yaşamın vazgeçilmezlerinden olduğunu öğretmeliyiz. Kocaların olmadığı gibi, büyüdüğünü sanan erkek çocuklarının da istediği saatte, gecenin bilmem kaçına kadar dışarıda olma özgürlüğünün ( özel durumlar hariç) olmadığını hatırlatmak zorundayız. Eve gelmenin belli bir saati, evin ve kişilerin uymaları gereken yapıcı ve özendirici bazı kurallar olmalıdır. Aksi takdirde sorumluluklarını öğrenmeyi başaramayacaklardır.

Kim ne derse desin, kim ne düşünürse düşünsün evlatlarımıza Allah inancını, haramı-helali, güzel ahlakı, hakkı gözetmeyi, adaleti, dürüstlüğü, namus kavramını, ahlaki düşüncenin sınırları olduğunu, iyiliği ve güzelliği aşılamak, ilk önce anne-babaların sorumluluğu ve vazifesidir. Onlar yarın bizim aynalarımız olacaklardır.

Çocuğu hırsızlık yaptığında sesini çıkarmayan annenin, büyüyünceye kadar her nevi pis işlere karışan evladı idama götürüldüğünde son arzusu sorulunca, annesinin dilini öpmek istediğini söyleyen gencin, annesi gelip öptürmek için dilini çıkardığında, ısırıp kopardığının anlatıldığı hikâyedeki gibi kötü sonu yaşamadan önce, gençlerimize ve çocuklarımıza sahip çıkmalıyız.

Şeytanların, azgınların ve insanlığın düşmanı olanların prensibidir hissettirmeden, ağacı oyan bir kurt misali sinsice gençlerimizin beyinlerini yıkamak, yarınlarını karatmak. Özgürlük, akılcılık, eşitlik vs hikâyelerle onları oyalamak, düşünmelerine, anlamalarına ve sorgulamalarına engel olmak. Çünkü onlar, yalnız kendilerinin düşünmesini ve sorgulamasını isterler. Tek karar mercii kendileri olsun, toplumun dizginleri, kendi ellerinde bulunsun isterler.

Çocuk genç, genç ebeveyn, ebeveyn aile, aile ise toplumu oluşturur. Kirletilmemiş temiz toplumlar oluşturmak bizlerin elinde ve yüreklerin gizli kalmış derinliklerindedir. ‘Bana ne’ci olmadan, zincirin halkalarından birini koparmadan, sağlıklı ve güzel bir dünya, karanlıklardan sıyrılıp aydınlığa merhaba diyebilmek için, geç kalmadan uzatalım ellerimizi gençlerimize.

Mü’min, iyiliği emredip kötülükten sakındırandır.

Selam ve dua ile.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim