100 yıl önce, ‘Bâb-ı Âli basmakla, adam asmakla bir yere varılmaz!’ diye

29.05.2010 22:06

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

27 Mayıs 1960 İhtilali’nin 50. yılında ilginç söylemler dile getirildi..

Ne iyi.. Yarım asır sonra da olsa, niceleri, dünlerde söylediklerinin tam tersi istikamette görüşler dile getirdiler..

En azından, bu gibi zorbalıklara tevessül edecek olanlara, ‘Siz de yarınlarda böyle lanetle anılırsınız..’ mesajı vermesi açısından, bu söylemler ilginçti, düşündürücüydü, ibret vericiydi..

Ama, ma’şerî vicdanın, toplumun hâfızâsının herşeyi unutmuş olabileceğini sanarak, toplumu abtal yerine koyanların kendilerini nasıl gülünç yerine koyduklarını da bilmeleri gerekir..

Geçmişte ise, bu konuda neler -neler yazılıp çizilmemişti..

Hattâ kimileri, Menderes gibi, ahlâkî zaafları ayyuka çıkmış bir kişiyi bile, ‘Hılafetçi,  dinci vs.’ diye göstermeye kalkışmışlardı.. Halbuki, o, ‘Ezan-ı Muhammedî’ yerine bazı türkçe lafların okutulmasıyla ilgili yönetmeliğin emredici bir mahiyet taşımadığını, ezan’ın aslî şekli olan arabça da okunabileceğini söylemiş ve böylece millet de, biraz rahat nefes almıştı, hepsi bu.. Yoksa, onun  dinci diye nitelenebilecek fazla bir tavrı yoktur..

Menderes’i de ‘dinci’ sanan kemalist-laik paranoya  ve de, Amerikan emperyalizminin de korkuları..

Ayrıca, ‘millet isterse, Hılafet’i bile getirebileceğini’ de söylemişti..

Ki, bunu, M. Kemal’in özel kalem müdürlerinden ve mutemed adamlarından Hasan Rıza Soyak da dile getirmekte ve M. Kemal’in, ‘hattâ, padişahlığı bile isteyebilecek kadar bir siyasî özgürlüğün olmasını hayal ettiğini’ yazmaktadır, hatırâlarında..

Şurası açıktır ki, TC döneminde, İslamî mâna ve kavramları en fazla kullanmak açısından hiç kimse, M. Kemal’i ve sonra da herhalde Süleyman Demirel’i ve onun takibçisi olan diğer bazı siyasetçileri geçemez.. M. Kemal, dilediği zaman yüce İslamî mefhumları kendi hedefine ulaşabilmek için kullanmış; muhtevası bilinen sofralarda aklına estiği zaman da, İslam’la temelden mücadele etmek için en akıl almaz kararları almıştır.. Yani, tam bir pragmatist- jakoben.. Menfaati ve iktidarı gerektirdiği zaman, her yolu ve usûlü mubah bilen bir tepeden inmeci..

Menderes döneminde ise, 27 yıllık bir korkunç diktatörlük döneminden sonra, müslüman halkımız, o da birazcık, üzerindeki baskıların hafiflediğini hissetmiş ve  böylece, Menderes’in adı da ’dinci’ye çıkmıştır!.

Dünyaca ünlü New York Times dergisinin eski sayılarını karıştırırken, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonraki ilk sayısında, bu ihtilalle ilgili haber-yorum kısmında yer alan tek fotoğraf dikkatimi çekmişti..

Tanklar, namlularını Sultanahmed Camiine doğru yöneltmişlerdi..

Yani, bu ihtilalin gerçekte İslam’a ve müslümanlara karşı yapılmış bir kemalist darbe olduğunun mesajını veriyordu o resim.. Öyleyse, anlayışla karşılanmalıydı.. Çünkü, emperyalist dünyanının değerlerinin korunması için yapılıyordu, bu müdahele..

Elbette bu arada, 27 Mayıs olmasaydı, Adnan Menderes’in  26 Haziran 1960 günü, Sovyet Rusya’ya bir resmî gezi yapacak olmasının da, bu darbenin anlayışla karşılanmasında derin etkisi vardı.. Çünkü, 1956’da, Mısır lideri Cemal Abdunnasr,  Süveyş Kanalı’nı millîleştirip İngiltere ve Fransa Kanal üzerindeki etkisini sıfırlayınca, bu iki ülke ve İsrail rejimi, Mısır’a saldırmışlar ve amma, Birleşik Amerika ve Sovyetler Birliği aynı anda, 48 saatlik bir ültimatom vererek, bu saldırgan ülkelerin derhal geri çekilmelerini, aksi halde müdahale edeceklerini açıklamışlar ve saldırganlar geri çekilmek zorunda kalmış ve Nâsır, diplomatik açıdan büyük bir zafer kazanmıştı..

Ama, bundan sonra Nâsır, Amerika’nın hiç beklemediği şekilde, Sovyetler Birliği tarafına yatmış ve onun Sovyetler’e yaklaşmasıyla, krallıkla idare olunan arab rejimleri dışında, hemen bütün arab dünyasında Sovyet Rusya oldukça etkili bir duruma gelmiş ve Amerika’nın konumu zayıflamıştı..

Şimdi, Adnan Menderes’in  kapitalist ve komünist dünya arasındaki o en sert ’Soğuk Savaş’ rüzgarlarının estiği bir sırada, U2 diye anılan bir casus uçağı, Sovyetler Birliği semalarında 20 bin metre yükseklikte uçarken, Sovyet Rusya makamları bu uçağı yere indirmeye muvaffak olmuşlar ve pilotunu da esir almışlardı.. Bu uçakların Adana- İncirlik Üssü’nden kalktığı öğrenilince ise, elbette Türkiye ile Sovyet Rusya arasında oldukça gerilimli anlar yaşanmıştı.. Türkiye’nin bu uçuştan hiç haberinin olmaması daha bir tuhaf idi.. Amerikan makamları, sözkonusu uçağın eğitim uçuşu yapmak için havalandığını bildirmişti Türkiye’ye..

Menderes, bu durumu, oldukça dikkatli bir diplomatik tavırla atlatmayı bilmiş, resmen özür dilemeksizin, Kruşçef Sovyetleri’nin kızgınlığını yatıştırmıştı.. Ve hadisenin üzerinden bir yıl geçmeden Sovyet Rusya’yı resmen ziyaret edecekti..

Ve bu ziyaret için, NATO’dan dost ve müttefik bildiği Amerika’dan izinsiz olarak yapacaktı..

Ya, tıpkı Mısır lideri Nâsır gibi, Menderes de Türkiye’yi beklenmiyen şekilde, Sovyetler tarafına yaklaştırarak bir sürpriz yaparsa, n’olacaktı?

O halde, içerdeki sosyo-ekonomik etkenlerin yanında, dış etkenler de, bir ihtilal için düğmeye basılmasını gerektiriyordu..

Esasen, ihtilalin güçlü albayı olarak bilinen Alpaslan Türkeş, TSK’den, özel istihbarat eğitimi için 1955’lerde,Amerika’ya gönderilen ve orada iki yıldan fazla eğitim alan ilk subaylardan değil miydi?  Bütün NATO üyesi ülkelerin orduları gibi, TSK’nın bütün temel kararlarının da NATO Karargahı’nca alınması gerekliliği ortada iken ve CIA de bu yolda, NATO’yla da ortak çalışırken, Türkiye’de olup bitenlere seyirci mi kalınmalıydı? Ve NATO’dan habersiz bir şekilde bir darbe yapılması, hele de o ’Soğuk Savaş’  şartlarında mümkün müydü?

Hatırlanmalı ki, darbeyi radyodan millete ve dünyaya duyuran sesin sahibi olan Kur. Alb. Alpaslan Türkeş,  ’Ordunun, ülke idaresine, kardeş kavgasını önlemek için elkoyduğu’na dair açıklamasının hemen arkasından, ’NATO’ya ve CENTO’ya bağlı kalınacağı’nı da taahhüd ediyordu..

30 yaşındaki subaylar bile, ülkenin kaderine elkoymuştu.

İşte öyle bir hengamede, 27 Mayıs darbesi yapılmış ve hattâ yüzbaşı rütbesinde, 30 yaşına bile erişmemiş (Muzaffer Özdağ, Numan Esin, Ahmet Er, Kamil Karavelioğlu  gibi yüzbaşı rütbesindeki ve Orhan Erkanlı, Mehmet Özgüneş, Fikret Kuytak gibi binbaşı rütbesindeki gencecik subaylar ve bazı albaylar ve generallerden oluşan) 38 kişilik ve de Millî Birlik Komitesi adını taşıyan bir çete, kocaman orgeneralleri emirlerine alıp, ülkeyi bir geleceği bilinmeyen bir bâdireye, bir felakete sürüklemişler ve kendilerine karşı çıtkması muhtemel binlerce subayı ise, 16 Haziran 1960 gecesi, (236’sı general olmak üzere, 8 bin subayı) ordudan bir gecede atmışlar ve bunlara ödenecek sus payı parayı da, Türkeş’in, Amerika’dan isteği ve aldığı yıllarca sonra açıklanmıştı..  Geride kalan subaylar ise, genelde darbeci mantığı kabullenmiş olanlardı ve 12 Mart 1971, 12 Eylûl 1980, 28 Şubat 1997 ve 27 Niman 2007 Askerî Müdahaleleri’nde rol alanlar, hep o dönemden beri,  kemalist / jakoben devrimci mantığa kabullenmiş, ona göre yetiştirilmiş subaylardı ve millet, onları başka emellerle beslerken; onlar da kendi kendilerine durumdan vazife çıkarıyorlar ve  ülkeyi bir darbeler ülkesi haline getiriyorlardı. (Cumhuriyet ilkelerini, laikliği  korumak için, millet adına ve res’en darbe yapılabileceği hükmünü taşıyan TSK İç-Hizmet Kanunu da, 27 Mayıs’tan sonra düzenlenmişti ve hâlen de yürürlükten kaldırılabilmiş değil..)

*

Tarihteki nice Yeniçeri Ayaklanmalarının bir benzeri ve yenisi olan ’27 Mayıs İhtilali’nin liderliğine getirilen dönemin KKK. Orgeneral Cemal Gürsel’in ihtilalden 3 hafta kadar önce, 3 Mayıs 1960’da, zamanın Savunma Bakanı Edhem Menderes’e yazdığı mektubundaki, ’Başvekil Adnan Bey’in memlekete hizmet etmek için çırpınan bir kimse olduğuna ve amma, bir çok rahatsızlıkların Reisicumhur Celal Bayar’dan kaynaklandığı’na dair ifadelerinin bile sansürlendiği ve Cemal Aga’nın, kendi yönetiminin yaptırdığı düzmece yargılamalarda, o mektubun sansürlenmesine ve o olumlu ifadelerin gizlenmesine bile gözyumacak kadar bir ’mertlik gösterisi’  yaptığı da unutulmamalıdır..

Bugün, bırakınız 27 Mayıs günlerini, hattâ ondan 20 sene sonralarda bile, 27 Mayıs övgücülüğünü ve Adnan Menderes’i kinlerini sürdürenlerin, şimdi, ayakları suya ermişcesine, neredeyse sözbirliği etmişçesine, koro halinde, 27 Mayıs İhtilali’ni suçlamaları ve Menderes’e neredeyse ağıt yakacak derecede bir tavır sergilemeleri, gerçekten de ibret vericidir..

Bütün bu gelişmelerin içinde, kemalist -laikler ve onların en sürekli ve yaygın siyasî kuruluşu olan CHP’nin hep aslî fail veya aslî azmettirici olarak sahnede olduğu nasıl reddedilebilir?.. İhtilalin liderliğine getirilen Org. Cemal Gürsel’in, ‘Emrinizdeyiz Paşam..’ dediği İsmet Paşa’nın o darbeye karşı çıkan bir tek cümlesi olmuş mudur?

CHP’nin ’Ebedî Şef’ ve ‘Millî Şef’ diye nitelenen 27 yıllık tek parti diktatörlüğü döneminde yapılanların yüzde birini bile bulmayan bazı uygulamaları, ‘yetkisini milletin verdiği vekaletten aldığını’ düşünerek Menderes’in de yapabileceğini zannetmesi karşısında, İsmet Paşa’nın, ‘Sizi ben de kurtaramam!..’ diye tehdidler yağdırmasından sadece iki ay sonra askerî darbe olması da, o ihtilalin içinde bizzat İsmet Paşa’nın olduğunun delili değil miydi? Ki, daha sonraları, 1965’lerde, CHP’nin ağır toplarından Avni Doğan, İsmet Paşa’yı, ‘İçinde olduğumuz 27 Mayıs’ı, niye sahiblenmiyoruz, içinde değilmişiz gibi gözüküyoruz paşam?’  diye açıkça eleştirmemiş miydi?

Adnan Menderes’in îdamını İsmet Paşa’nın aslında istemediği söylenir-durulur.. Ama, siyasî tarihi ve hadiseleri az-çok bilenlerin hemen herbirisi bilir ki, o dönemde, İsmet Paşa’nın ordu üzerindeki etkisi o kadar fazlaydı ki, onun gerçekten karşı çıkması karşısında, askerlerin îdamları gerçekleştirmesi neredeyse imkansızdı. O ise, o îdâm öncesinde, o sırada 14-16 yaşlarında olan oğul Aydın Menderes’in ısrarı üzerine kendisini ziyarete gelen anne Berrin Menderes’le görüşmesinden sonra, sadece, ‘Dertli hanımdır, derdini dinledim..’ demekten öteye hiçbir şey yapmamıştı..

İstem Paşa’nın damadı Metin Toker ise, çıkardığı Akis  isimli dergide, o idâmların hemen arkasından, ‘kancıkca can verdiler..’ gibi ağır hakaretler yağdırıyorlardı.. Ve bu gibi hakaretleri, sonraları özgürlük şampiyonları kesilen Aziz Nesin’ler, Uğur Mumcu’lar, Çetin Altan ve İlhan Selçuk’lar ve daha niceleri yıllarca tekrarlıyorlardı. Şimdi bile, ‘evet, îdâmları tasvib etmiyorum, ama, Menderes de hatasız değildi..’ diye laf eden nice kalem erbabı yok mu, medyada.. Sanki, hatasız insan üreten varmış veya hataların karşılığında îdamların olmasını gerekliymiş gibi..

Yalanı bile güzel olan bir yeni durum..

Şimdilerde ise.. Avni Doğan’ın 40 yıldır tekrarlanamıyan sözlerini hatırlatan görüşlerin CHP’li bir m.vekili (Manisa m. vekili Şahin Mengü) tarafından ekranlarda ifade edilebilmesi, ‘27 Mayıs’a karşı çıkmalıydık, sonraki askerî müdahalelere de...’  demesi, 50 yıl sonra olsa bile, yine de bir hayırlı gelişmedir, denilebilir.

Aynı şekilde, Kılıçdaroğlu’nun 29 Mayıs günü, Milliyet’ten F. Bilâ’ya (‘Bu zamana kadar neredeydin.. partiniz, bunları söylemek için, sizin illâ Genel başkan olmanızı gerektirecek kadar bir sıkı baskı uyguluyorsa, daha başkalarının üzerinde de aynı baskılar yok mudur, illâ başkalarının da mı Genel Başkan olması gerekir?’ dedirtecek cinsten),  27 Mayıs’ı yapanlar bugün utanıyor” şeklindeki sözleri, ve hattâ, 28 Şubat 1997 Zorbalığı’nı CHP’nin hararetle desteklediği ortada iken, bugün CHP Genel Başkanı olarak söyledikleri de, aynı şekilde hayırlı bir gelişme sayılmalıdır.. Yalanı bile güzel..

*

Kılıçdaroğlu’nun, ’28 Şubat süreci kendi sistemi içinde yürüyen bir süreç oldu. Ayrıntıları hâlâ tam olarak bilinmiyor. Demokrasiye farklı bir müdahale olarak değerlendirildi. Milli Güvenlik Kurulu’nda oybirliği ile kararlar alındı ve dönemin Başbakanı Sayın Necmettin Erbakan da o kararlara imza attı. Yani sivil otorite de bu kararlara imza koymuş oldu. Bu bakımdan 28 Şubat sürecini diğerleri gibi bir darbe olarak görmüyorum. Bunun nedeni dönemin hükümetinin bu sürece imza koymuş olması ve direnmemesidir. Oysa dönemin Başbakanı Sayın Erbakan’ın ve hükümetin direnmesi gerekirdi. Eğer direnseydi siyaset kurumundan ve toplumdan da destek görürdü. Örneğin, 27 Nisan bildirisine hükümet tepki gösterdi ve konu orada bitti, kapandı. Ama 28 Şubat’ta öyle olmadı. Aslında o dönemde de sivil siyasi otoritenin aynı tepkiyi göstermesi gerekirdi.” sözleri de bu kabilden..  

Bu sözlerden anlaşılacağı üzere, CHP’nin yeni başkanının, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan 2007 e-muhtırası’nı da benimsemediği de, ’27 Nisan bildirisini doğru bulmamıştım. Bugün de doğru bulmuyorum. Bu girişim siyasete müdahale niteliği taşıyordu. Eğer her gelişme karşısında asker bu tür girişimlerde bulunursa o zaman ordunun disiplinini sağlamak mümkün olmayacağı gibi demokrasinin kurallarını gerektiği gibi işletmek de zorlaşacaktır. Siyasal sorunların siyaset kurumu tarafından çözülmesi gerekir. Bu açıdan 27 Nisan bildirisi doğru olmamıştır. Hükümetin ertesi gün bu girişime karşı koyan bir bildiri yayımlamasıyla da konu kapanmıştır. Demokratik ülkelerde esas alınması gereken şey, siyasetin siviller tarafından yapılması; demokratik kurum ve kurallar tarafından yürütülmesidir. Hangi biçimde ve hangi yöntemle olursa olsun askerin siyasete müdahalesi kabul edilemez.”

Evet, bunların yalanı bile güzel..

’Yalanı bile güzel..’ diyorum.. Çünkü, bu çevrelerin, o gibi zorbalık gösterileri karşısında nasıl yan çizdiğini 50 yıldır gördük.. 27 Mayıs’ın içinde bizzat İsmet Paşa vardı.. 12 Mart 1971 Darbesi’nde,  40 yıllık Nihad Erim, CHP’den istifa ettirilip, bir günde hemencecik  tarafsız’ hale getirilerek başbakan yapılmamış mıydı?

12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nin, CHP’nin kemalist -laik rejime temel teşkil eden değerlerini ve ilkelerini korumak için yapılmamış mıydı ve hâlâ da, o darbe anayasasını korumak için çırpınmıyor mu?

’28 Şubat 1997 Zorbalığı’ günlerinde, CHP’nin Gen. Başk. Baykal, ordunun anlı-şanlı komutanlarının açıklamalar yapmasını, entrikalar çevirmesini, ’ordu mensublarının da görüşlerini açıklamak sûretiyle, demokratik hakklarını kullanmaları’  şeklinde alenen, sempati ile karşıladığını açıklamamış mıydı?  ve de, ’27 Nisan 2007 e-muhtırası’ günlerinde ise, ordu mensubları ve CHP teşkilatlarının, yani bütün  kemalist-laiklerin yoğun bir işbirliği içinde tertibledikleri mitinglerin semeresi olan bu‚ ’e-muhtıra’yı, ellerini oğuşturarak ve telaşlı bir sevinç içinde karşılamamış mıydı?

*

’Bin yıl daha devam edecek olan bir zorbalık’ mı dediniz?

‘28 Şubat 1997 zorbalığı’nın liderlerinden olan bir orgeneral, ’28 Şubat, gerçekte 1923’den beri hep vardı, bin yıl daha olacaktır..’ diyordu..

Halbuki, zâlim kılıçlarının, milletimizin ensesi üzerinde dolaştırılması,1923’den beri değil, bizim tarihimizde, Hz. Ali’nin katledilişinden sonra, İslam Milleti’nin başına haksız olarak geçen bütün yönetimlerin takib ettiği bir metod olarak, hep vardı ve bundan sonra da olacaktır.. Asıl mes’ele, zorbalıklara, haksızlıklara karşı, Huseynvarî bir anlayışla, ‘zulüm ve küfür hâkim oldukça, her yer Kerbela, her gün Âşûrâ..’ mantığıyla karşı çıkabilmekte ve Hak bilinen bir yolda yalnız da kalınsa, sonuna kadar yürümektedir..

Hele de son yüzyılımızda, Meşrutiyet, İttihad- Terakkî, Makedonya Komitacılıkları, Bâb-ı Âli Baskınları ve cumhûr/ halkın ekseriyeti adına diye,’Cumhûriyet’ adı verilerek oluşturulan ve tasallutu milletin ensesinde hâlâ da duran kemalist /laik- jakobenist/ tepeden inmeci darbecilik mantığı başka nasıl bertaraf edilebilir?. 

Ama, bu zamana kadar, bu genel eğilime karşı çıkan, boyun bükmeyen yöneticiler pek görülememişti.. Bundan sonra, bu geleneğin artık terkedilmesi umulur..

Şimdi  27 Mayıs’a karşı çıkmakta herkes birbiriyle yarışıyor neredeyse..

Ne kadar güzel..

Ama, unutmayalım ki bu karşı çıkanlardan niceleri bile, 27 Mayıs’ın ve devamı olan zorbalıkların şakşakçılarıydı..

Ve yine unutmayalım ki, Cezayir’de 30 yıllık bir tek parti diktatörlüğünden sonra 1992 başında yapılan seçimler, Abbas Medenî liderliğindeki ‘İslamî Selamet Cebhpesi’ (FİS) tarafından yüzde 85’le kazanıldığı zaman, hemen emperyalist dünya, laik generallere bir darbe yaptırıp, o seçim sonuçlarını kanunsuz saydırdığında, ve onbinlerce insan katledildiğinde, nice okur- yazarımız böyle bir zorbalığın Türkiye’de tekrarlanamıyacağını söylüyordu..

Ama, o sözlerin sahiblerinden niceleri,  28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde, generallerin alkışçılığına, postal yalayacılığına koşuşmuşlar ve ‘Paşam yarınki gazetede hangi manşeti atalım..’ diye emirler beklemişlerdi..

Bugün de, -Allah muhafaza- öyle bir zorbalık nüksetse, ortaya çıkacak tablonun çok farklı olacağı beklenmemeli ve hemen ‘Ama, bu hükûmetin de hataları vardı..’ diye, darbelere, hattâ îdâmlara bile ‘yeşil ışık’ yakmak ve zâlimlerin zulümlerine kılıf uydurmak zavalllığını sergileyecek kimselerin ortaya çıkacağından şübhe edilmemelidir..

*

Merhûm Mehmed Âkif, yüzyıl öncelerde,  ’Bâb-i Âli’leri basmak, adam asmakla’ bir yere varılamıyacağını söylüyordu..

Kendisinden sonraki yüzyılın da hep o baskınlarla ve adamlar asmaktan meded ummalarla yaşandığını görseydi, yine aynı mısraı tekrarlar mıydı, dersiniz?   

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim